·184 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Mayıs 2026 12:24 Amin Maalouf’la tanışmamız Semerkant kitabıyla olmuştu. Gerek kurgusu gerek dili olsun o kitabı çok beğenmiş ve akabinde yazarın diğer kitaplarını da hemen temin etmiştim. Doğu’nun Limanları, Maalouf’tan okuduğum ikinci kitap oldu ve samimiyetle söylemeliyim ki, en az Semerkant kadar bu kitabını da sevdim.
Kitabı büyük bir keyifle bitirdikten sonra, incelemelere biraz göz atayım dedim. Gördüklerim karşısında şaşırmamak elde değildi; kitabı beğenmeyen, hatta tabiri caizse linç etme derecesinde yerden yere vuran okurlar olduğuna üzülerek şahit oldum. Elbette herkes her kitabı beğenecek veya beğenmek zorunda diye bir kural yok, zevkler ve renkler tartışılamaz. Ancak bu arkadaşların neye istinaden kitabı bu kadar acımasızca eleştirdiklerini cidden merak ediyorum doğrusu. Çünkü onların "beğenmeme gerekçesi" olarak öne sürdükleri detayların neredeyse hiçbiri beni rahatsız eden ya da kitaba gölge düşüren haklı sebepler gibi gelmedi bana. Bilakis, Maalouf'un o sakin, abartısız ve insanı derinden yakalayan üslubu bu kitapta da tam anlamıyla parlıyordu.
Kitabın içeriğine gelecek olursak: Beni bu kadar içine çeken, eleştirilerin aksine ruhuma dokunan neydi bu romanda? Hikaye, adıyla müsemma bir kahramanın, İsyan’ın hayatı etrafında şekilleniyor. Osmanlı’nın son demlerinden başlayıp Beyrut’un o şaşaalı, çok kültürlü, hani o "Doğu’nun parlayan limanı" olduğu dönemlere uzanan ve oradan Paris’e kadar savrulan trajik bir ömür bu. İsyan, hürriyet sevdalısı bir babanın oğlu olarak dünyaya gözlerini açıyor ama kaderi, isminden çok daha ağır yükleri omuzlarına bindiriyor.
Maalouf, bireyin kaderinin nasıl da büyük tarihin dişlileri arasında ezilebileceğini muazzam bir soğukkanlılıkla anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa'da direniş hareketine katılan, bir halk kahramanına dönüşen İsyan, hayatının aşkını, Clara adında Yahudi bir kadını bulduğunda sanki her şey yoluna girecekmiş gibi hissediyoruz. Fakat coğrafya ve tarih yine rahat durmuyor; Ortadoğu'nun dinmeyen sancıları, Arap-İsrail çatışması, Beyrut'un o güzelim sokaklarının iç savaşla küle dönmesi, bu iki ruhu acımasızca birbirinden ayırıyor. Doğu’nun Limanları, aslında insanlığın bir arada yaşama ümidinin, sınırlarla ve nefretle nasıl paramparça edildiğinin somut bir resmi.
Bazı okurlar romanın ikinci yarısındaki tempoyu ya da İsyan’ın içine düştüğü o çaresiz psikolojik dönemi, akıl hastanesi süreçlerini fazla kopuk bulmuş. Ben tam aksini düşünüyorum. Maalouf bize kusursuz, her zorluğu süper kahraman gibi aşan bir figür sunmuyor. Karşımızda etten, kemikten, kırılganlıkları olan ve acı çeken gerçek bir insan var. Sevdiği kadından, kızından uzakta, bir akıl hastanesinin soğuk duvarları arasında geçen o yirmi yıl, aslında Ortadoğu’nun da kendi içine kapandığı, delirdiği ve yalnızlaştığı dönemin bir metaforu gibi.
Yazarın dili o kadar duru ki, ağdalı edebiyat yapmıyor, göz boyamaya çalışmıyor. Bir kahvehanede oturan eski bir dostun geçmişini anlatması gibi akıp gidiyor cümleler. İşte bu yüzden, tamamen insani bir ritmi var bu anlatının. Kusurlarıyla, hüzünleriyle ve yarım kalmışlıklarıyla bizi büyülüyor.
Herkesin görüşüne saygı duymakla birlikte, bu kitaba haksızlık yapıldığını düşünen taraftayım. Doğu'nun Limanları, sadece bir ayrılık ya da savaş romanı değil; köklerini arayan, aidiyet hissini yitirmiş tüm modern insanların hikayesi. Semerkant'taki o tarihi derinliği seven her okurun, bu kitabın rüzgarlı limanlarında da kendine ait bir rıhtım bulacağına inanıyorum. Ben sadece kendi adıma bu yolculuğu ne kadar sevdiğimi ve beğenmeyenlerin o sert duvarlarını neden aşamadıklarını hala anlamlandıramadığımı nafile bir serzeniş olarak buraya bırakmak istedim. Kitabı kapatıp kapağına baktığınızda, içinizde esen o buruk Beyrut rüzgarı her şeye değiyor.
Herkese bol kitaplı günler ve keyifli okumalar dilerim.