Bu kitap bende bir roman gibi değil, yıllarca kapanmamış bir yaranın iç sesi gibi kaldı. Okurken sürekli şunu düşündüm: Bazı insanlar annelerini kaybetmeden önce kaybeder. Aynı evrende yaşamaya devam ederler ama aradaki bağ sessizce kopar. Annem Öldü mü tam da o kopuşun, o eksikliğin, o geri dönüp anlamaya çalışma çabasının kitabı.
Anlatıcı otuz yıl sonra annesinin yaşadığı yere dönüyor. Görünürde bir yolculuk bu, ama aslında geçmişe, kırgınlıklara, suçluluk duygusuna ve çocukluğun hiç kapanmayan hesaplarına yapılan bir dönüş. Kitap boyunca annelik, evlatlık, terk edilmek, affetmek ve hatırlamak üzerine düşünürken insan ister istemez kendi hayatına da dönüp bakıyor.
En çok etkilendiğim yanlarından biri, yazarın hiçbir şeyi kesin cevaplara bağlamaması oldu. Çünkü bazı soruların cevabı gerçekten yok:
“Annem kızının kaybını çoktan kabullenmiştir. Yaşlılık günlerinin tadını çıkaracaktır. Peki ben neden anne kaybını kabullenemiyorum?”
Bir başka yerde ise bütün kitabın ruhunu özetleyen şu cümle çıktı karşıma:
“Aramak için geri döndüm, arayan bulur, ama aradığını değil.”
Kitap boyunca anne ile kız arasındaki ilişkinin ne kadar karmaşık, ne kadar yaralayıcı ama aynı zamanda ne kadar vazgeçilmez olabileceğini görüyoruz. Özellikle şu satırlar uzun süre aklımda kaldı:
“Annem içimde öldü, ama arada sırada kıpırdandığı oluyor.”
Ve belki de kitabın en vurucu düşüncelerinden biri:
“Hepimiz annelerimizi içimizde bir delik gibi taşırız.”
Dili sakin ama duygusu çok güçlü. Gösterişli cümlelerle değil, insanın içine işleyen düşüncelerle ilerliyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde büyük olaylardan kalan bir etki değil, uzun zamandır konuşulmayan bir konunun sessiz ağırlığı kaldı. Bazı kitaplar gözyaşı döktürür, bazıları düşündürür.