Kitabı bitirdim ve kafamın içinde küçük bir tartışma programı başladı diyebilirim. Bir yanım “aman beden bütünlüğü” diyor, diğer yanım “birine hayat olmak varken?” diye susmuyor.
Yazar sağ olsun, beni bilimle vicdan arasında podyuma çıkardı resmen. Organ bağışı meselesini öyle bir anlatmış ki, bildiğimi sandığım şeylerin üstüne kocaman bir “emin misin?” yazısı asıldı. Kalp durunca her şey bitiyor sanıyoruz ya… Meğer hücreler hâlâ görev başındaymış. Hayat sandığımızdan biraz daha inatçı yani.
Din ve bilimin o hassas çizgisinde yürümek kolay değil. Hele ki “ya ruh huzur bulmazsa?” düşüncesi bir yerlerde kulağını çekiştirirken… Ama diğer tarafta da birinin gözlerinin yeniden görmesi, birinin kalbinin yeniden atması ihtimali var. İşte insan tam burada susuyor.
Kitap akıp gitti. Hani bazı kitaplarda sayfa çevirirken yorulursun ya, bunda öyle olmadı. Resmen gaza basmışım da haberim yokmuş gibi bitti.
Bilim kurgu ama öyle uzaylılı, lazerli bir şey beklemeyin. Ütopya var, evet. Ama işin içinde aile var, psikoloji var, sosyoloji var, tıp var… Yani hem kalbe hem beyne hitap ediyor. Kapağı kapatınca “iyi de şimdi neye inanıyorum ben?” diye kalıyorsunuz.
Bir de şu valiz meselesi…
Valizi olmayanların arafta kalması fikri. Orada durup düşündüm. Belki de valiz dediğimiz şey, insanın tamamlanmışlığıdır. Belki de “hazır mısın?” sorusunun sembolü. Ya da belki yazar bize ince ince şunu söylüyor: Eksik kalma.
Kısacası sıradan bir hikâye değil. Okurken biraz geriliyorsunuz, biraz düşünüyorsunuz, biraz da kendinize yakalanıyorsunuz.
Ben sevdim. Hem de beklediğimden fazla.
Okuyacaklara şimdiden bol sorgulu günler diliyorum.