Bazı kitaplar insanın karşısına yalnızca okunmak için çıkmaz, daha ilk sayfadan itibaren insanın içinde kilitli tuttuğu, başkalarına göstermediği, hatta çoğu zaman kendisinden bile sakladığı karanlık odalara doğru yürümeye başlar. Kinyas ve Kayra benim için tam olarak böyle bir kitap. Hakan Günday bu romanda yalnızca iki karakterin düşüşünü, savruluşunu ya da dünyayla arasına koyduğu mesafeyi anlatmıyor; insanın yaşamakla, düşünmekle, hatırlamakla ve var olmakla kurduğu o hastalıklı bağın içini açıyor. Bu yüzden Kinyas ve Kayra’yı sıradan bir yeraltı romanı gibi okumak bana her zaman eksik gelmiştir. Bu kitapta asıl mesele kirlenmek değil, insanın kendi kirini ne kadar taşıyabileceği; düşmek değil, insanın düştüğü yeri zamanla yurdu sanmaya başlamasıdır.
Kinyas, bütün öfkesini dünyaya doğru savuran, kendi varlığını hareketle, kaçışla, bedenle, eylemle ve yıkımla doğrulamaya çalışan taraf gibi duruyor. Onun içinde dinmeyen bir huzursuzluk var. Bir yerde kalırsa çürüyeceğini bilen, fakat nereye giderse gitsin kendi içindeki karanlığı da yanında taşıdığını fark etmek istemeyen bir insanın öfkesi bu. Kinyas’ın trajedisi biraz da burada başlıyor. Hayata saldırdıkça hayattan intikam aldığını sanıyor, oysa her saldırısında kendi içindeki boşluğu biraz daha büyütüyor. Onu güçlü yapan şey cesareti değil, vazgeçmeyi bile bir saldırı biçimine dönüştürebilmesi. Kinyas, dünyanın üstüne yürüyen ama aslında kendi içinde açılmış uçurumun kenarında bağıran adamdır.
Kayra ise daha içe dönük, daha zehirli, daha zihinsel bir karanlığın temsilidir benim gözümde. Kinyas dünyayı tüketerek yok olmaya çalışıyorsa, Kayra düşünerek, hatırlayarak, kendi bilincinin içinde boğularak yok olur. Onun acısı daha sessizdir ama daha derine iner. Kayra’nın dünyasında yaşamak, katlanılması gereken kaba bir mecburiyet gibidir. İnsanlardan, ahlaktan, gündelik hayatın küçük ve düzenli yalanlarından tiksinir; fakat asıl tiksinti belki de kendinedir. Bu yüzden Kayra’yı okurken insan yalnızca karanlık bir karakterle karşılaşmaz, düşüncenin de bir işkenceye dönüşebileceğini görür. Kinyas dışarıya doğru patlayan bir öfkeyse, Kayra içeriye doğru çöken bir enkazdır.
Bu iki karakteri birbirinden tamamen ayırmak da mümkün değildir. Çünkü Kinyas ve Kayra, iki ayrı insandan çok aynı yaranın iki farklı dili gibidir. Biri yürür, diğeri düşünür; biri yakar, diğeri söndürür; biri dünyaya saldırır, diğeri dünyadan çekilir. Ama ikisinin de vardığı yer aynıdır. İnsanın kendisiyle baş başa kaldığında ne kadar tehlikeli bir varlığa dönüşebileceği. Hakan Günday’ın asıl başarısı da burada ortaya çıkar. Okura iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı, suçla masumiyeti kolayca ayırabileceği temiz bir alan bırakmaz. Tam tersine, okuru kirli bir aynanın karşısına geçirir ve orada yalnızca Kinyas’ı ya da Kayra’yı değil, insanın kendi içinde susturmaya çalıştığı o karanlık ihtimali de gösterir. Romanın dili sert, huzursuz ve yer yer boğucu. Ama bu boğuculuk kitabın kusuru değil, tam da ruhu. Cümleler bazen bir itiraf gibi ilerliyor, bazen de sabaha karşı içilmiş son içkinin boğazda bıraktığı yanma gibi insanın içinde kalıyor. Kinyas ve Kayra rahat okunacak, insana huzur verecek, kapağı kapanınca usulca unutulacak bir kitap değil. Okurken yoruyor, rahatsız ediyor, bazen insanı kendinden bile uzaklaştırıyor. Fakat bütün bunları ucuz bir karanlık gösterisiyle değil, insanın çürüme ihtimalini sonuna kadar zorlayarak yapıyor. Bu yüzden romanın sertliği yapay durmuyor. Kirli olduğu için değil, sahici olduğu için ağır geliyor.
Benim için Kinyas ve Kayra, Türk edebiyatında kolay kolay yanına kitap konulamayacak kadar ayrıksı bir yerde duruyor. Seveni de sevmeyeni de olacaktır, hatta bazı okurlar bu kitabın dünyasına girmek bile istemeyecektir; ama kimse onun sıradan olduğunu kolay kolay söyleyemez. Çünkü bu roman okura güzel bir hikâye anlatmanın peşinde değil. Daha çok insanın içinde taşıdığı karanlığın sınırlarını yokluyor. Ne kadar uzağa gidebiliriz, ne kadar düşebiliriz, ne kadar inkâr edebiliriz ve bütün bunlardan sonra hâlâ kendimize insan diyebilir miyiz sorularını insanın yüzüne hiç nazik davranmadan bırakıyor.
Bazı kitaplar okurun hayatına bir defalık uğramaz, zamanla kendi yerini açar ve insan ne kadar uzaklaştığını sansa da dönüp dolaşıp yine aynı masaya, aynı karanlığa, aynı yaraya oturur. Kinyas ve Kayra benim için böyle bir kitap. Onu ilk kez okumuş birinin şaşkınlığıyla konuşamam artık; o ilk çarpılma çoktan geçti, yerini yıllar içinde daha ağır, daha kişisel, daha içime işlemiş bir bağ aldı. Elimde özel baskılarıyla birlikte üç ayrı nüshasının olması da biraz bundan. Bazı kitaplar kütüphanede durmaz, insanın hayatında mevzi tutar. Her okuyuşumda aynı cümlelerin başka bir yerden kanadığını, aynı karanlığın yaş aldıkça başka türlü göründüğünü fark ediyorum. Bu yüzden bu romanı yalnızca sevdiğim bir kitap diye anlatamam. Daha çok, kendi içimde çoktan yer açtığım, zaman zaman uzaklaşsam da benden tamamen kopmayan, kapağını kapatsam bile zihnimde sigarasını yakıp oturmaya devam eden bir kitap diye anlatabilirim.