Jean-Christophe Grangé denince aklıma her zaman karanlık, rahatsız edici ve sürükleyici romanları geliyor. Yazarı çok seven ve tüm kitaplarını okumuş biri olarak Ben Şeytanın Oğluyum'u büyük bir merakla okudum ve tüm o kurmacalarının ardındaki insanı tanımak benim için oldukça etkileyici bir deneyim oldu.
Bu kitap bir roman değil; Grangé'nin çocukluğuna, ailesine ve özellikle de hayatında büyük bir boşluk olarak yer alan baba figürüne uzanan samimi bir öz yaşam anlatısı. Yazar, hiç tanımadığı babasının gölgesinde büyümesini, annesinin hayatını, aile geçmişinin karmaşıklığını ve tüm bunların kendi kimliğini nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Aynı zamanda yıllardır okurlarının sorduğu "Böyle karanlık hikâyeleri nasıl yazabiliyorsunuz?" sorusuna da dolaylı bir cevap veriyor.
Grangé'nin kendisi de bu kitabı bir tür hesaplaşma olarak tanımlıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şey anlatılan olaylardan çok anlatım biçimi oldu. Acı, öfke, merak ve hayal kırıklığı gibi duygular son derece doğal bir şekilde aktarılmış. Grangé'nin romanlarındaki o sürükleyici üslup burada da hissediliyor; sadece bu kez bir katilin ya da kurbanın değil, bizzat yazarın yaşamdaki izini sürüyoruz.
Açıkçası Grangé'yi çok sevdiğim için kitabı tarafsız değerlendirmem zor. Ancak yazarın eserlerini sevenlerin bu kitabı mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada romanlarının arkasındaki zihni, korkularını ve çocukluğundan taşıdığı izleri görmek mümkün. Onun geçmişinin bu kadar çalkantılı olduğunu bilmiyordum ve kitabı bitirdiğimde eserlerine biraz daha farklı gözle bakmaya başladım.
Grangé'nin en iyi kitabı mı, emin değilim. Ama onu daha yakından tanımak isteyen okurlar için kesinlikle en özel kitaplarından biri. En azından benim için öyle.