Puan vermedi·1062 syf.··Beğendi
· spoiler içerir.
bu kitapta ilişkiler ve evliliklerin yanında dönemin rusyasını okuduğumuz söylenebilir. dürüst olmak gerekirse, son sözde de bahsedildiği gibi rusça bilmeyen okurlar ve dönemin rusyasına özel bi ilgi duymayan okurlar için bu kısım oldukça sıkıcı ve boğucu. en azından benim için öyleydi diyebilirim. çünkü anna karenina’yı bitirmem 6-7 ayı buldu diyebilirim.
kitapta birçok aşk üçgeniyle karşılaşıyoruz. ana karakterimiz anna’nın kocasını, oğlunu geride bırakıp vronski’ye aşık olmasını ve bu aşkın peşinden gitmesini görüyoruz. bunun yanında arkada başta levin ve kiti’nin ilişkisi olmak üzere başka ilişkiler de görüyoruz. aslında yazar bize iki ilişkiyi de aynı anda yaşayarak gözlemleme fırsatı veriyor. anna ve vronski’nin tutkulu aşklarına karşılık levin ve kiti’nin daha dengeli bir ilişki yaşadığını görüyoruz.
ilk olarak kitabın ilk yüz sayfası ve son yüz sayfasında kitaba ismini veren anna karenina’nın olmaması çok ilginç. en azından anna’nın trajik ölümünün ardından kitabın geri kalanında, anna’nın gidişine dair bir şeyler söylenmesini, gidişinin etkisini belki tutulan yası görmek istedim. ama sanki bu isteğe bilerek karşı konulmuş ve birkaç yer dışında anna’dan hiç söz edilmemişti. bu bende şunu hissettirdi, kendi acılarımız, yaşantımız bizim için merkez olsa dahi geri kalan insanlar için hayat devam ediyor, onlar için yaşantımız varlığımız hatta söz konusu yokluğumuz bile “o kadar da” mühim değil. bu ne kadar rahatsız edici hissettirse de, bence, bi o kadar da özgürleştirici.
ayrıca kitapta daha iyi ve sağlıklı olduğunu görmeye meyilli olduğumuz levin ve kiti ilişkisinde dahi, eksik olan bir şeyler var. kimse beyaz değil . tam tersi olarak kocasını aldatan oğlunu terk eden anna dahi, siyah gelemiyor gözümüze. kağıt üstünde bakıldığında ahlaken eleştirilmesi çok kolay gözüküyor. ancak tolstoy bizi karakterin zihnine öyle sokuyor ki, bir noktadan sonra “haklı mı” sorusundan çok “nasıl bu hale geldi” sorusunu soruyoruz. karakterler bu kadar derinlikli işlenince, onların neyi ne düşünerek yaptığını anladığımızda ve hissettiğimizde kimseyi siyah ya da beyaz olarak basit bi nitelendirmeye indirgeyemeyeceğimizi anlıyoruz. öyleki insan olmanın bir yanı da bu bence. çünkü herkesin kendi iç dünyasında hesaplaşmaları, iniş çıkışları var ve bunları bildikçe salt kötü diyerek sorumluluğu birine yükleyemiyoruz. yazar da bunu pekala hissettiriyor.
*tolstoy bu kitabı yazmaya başlarken daha ahlakçı bi bakış açısıyla yazmak istemiş. kiti ve levinin ilişkisini ideal ilişki olarak göstermek istemiş. anna vronski ilişkisini ise kötü bi ilişki örneği olarak göstermek istemiş. anna’yı en başta çirkin, ahlaksız bir kadın olarak resmetmek istemiş. ancak yazmaya başladıkça bu pek mümkün olmamış…
anna ve vronski’nin ilişkisindeki ana problemin, birçok ilişkide olduğu gibi yakınlık ve özerklik arasındaki çatışmaya ilişkin olduğunu düşünüyorum. aslında bu her birimizin ihtiyacı. bir yandan derin bağlar kurmak isterken bir yandan da “özgür” olmak istiyoruz. kendimiz ve biz olma ihtiyacı arasında gidip geliyoruz… aslında bu problem levin ve kiti’nin ilişkisinde de baş gösteriyor ancak aynı şekilde sonuçlanmıyor.
bu özgür olma ihtiyacı, bağımsız da var olmayı isteme ihtiyacı kitapta erkekler üzerinden anlatılıyor. yahut tolstoy böyle düşünüyor, emin değilim. ama günümüzde bu ihtiyaç her birimiz açısından mevcut. kitapta ilişkilerin bu iki ihtiyaç arasında salınım halinde olduğunu bazen de karakterilerin kendi iç dünyalarında yaşadıklarını görüyoruz.
levin ve kiti pekala kendilerine uğraş bularak zamanla bu dengeyi bulsalar da anna ve vronski için aynı şeyi söyleyemiyoruz. bahsettiğim bu özerklik ve yakınlık ihtiyacının yanı sıra anna, yalnızca vronski’ye bağlı bir hayat yaşadığı için de boğuluyor. aslında onu çok iyi anlıyorum. ama böyle olması vronski’nin hareketlerini sürekli yorumlamasına, ve onun sevgisi üzerine sürekli analiz yapmaya götürüyor onu. tabii, anna’nın kocasını bırakıp vronski’yle bir hayat kurmasının sonucunda da oluyor bu. çünkü aldatan kadın olarak toplumdan ve sosyeteden dışlanıyor, bir bakıma bağımsız olacağı bir yaşantısı kalmıyor.
ancak bu şekilde anna, vronski’nin gitmesinden korkan, ona yapışan bir kadın haline geliyor. genelleme yapmak pek doğru olmasa da, bence bu korku kendini gerçekleştiren kehanet gibi çalışıyor ve genelde karşınızdaki insanı kaybetmenize yol açıyor. romanda, anna’nın bu hal ve hareketleri vronski’nin kendini savunmasına yol açıyor. anna yaklaştıkça vronski alanını korumaya, uzaklaşmaya çabalıyor. pekala anna da bu durumu vronski’nin kendisinden soğuduğu, kendisini artık sevmiyor olarak yorumluyor. hayatının anlamı kalmadığnı düşünen anna, bir yandan da vronski’nin bu kaybın ağırlığını yaşamasını istemeye başlıyor. sonunda ise intihar ediyor.
acaba, anna vronski’ye bağlı kalmak zorunda olmasaydı bu ilişkinin akıbeti yine böyle mi olurdu? yine de bu gidişata rağmen, bence açık iletişim kurabilselerdi, birbirlerini anlayabilirlerdi demek geliyor içimden. anna’nın kaygılarını ve duygu okumasını çok içten anlayabiliyorum. onu gerçekten seven vronski, onu anlayıp kaygılarını boşa çıkarıp, kendi ihtiyaçlarını da dile getirip anlatamaz mıydı? ya da bu sadece süreci biraz daha mı uzatırdı? bilmiyorum. anna’nın böylesine kırılgan olması onun suçu değildi, ama vronski’nin anna’nın yaptığı seçimin ağırlığını onunla taşımayı tercih etmemesi onun seçimi ve sorumluluğundaydı.. ya da… belki de yalnızca, sorumluluğu vronski’ye yükleyerek anna’nın kurtulmasını istiyorumdur… fakat vronski harika bir eş olsaydı bile, anna bununla yetinemeyecekti. çünkü anna’nın problemi “vronski beni seviyor mu”dan çok hayatın anlamına ilişkin duruyor. oğlunu kaybetmiş, toplumdan dışlanmış, sosyal kimliğini kaybetmiş, uğraşlarını kaybetmiş, varlığını tek kişiye bağlamış bi kadın için sevginin bu problemlerini çözeceğini söylemek güç.
peki ya sonuç? bilmiyorum. anna karenina’yı bitirdiğimde aklımda net cevaplardan ziyade daha iyi sorular kaldı.
bunun yanında insanın anlam arayışı, sevginin her şeye yetmemesi, iyi bir yaşamın ne olduğuyla alakalı birçok konuyu barındıran bu kitap beni ne kadar yorsa da, iyi ki okumuşum diyorum.
ve yazımı kitabın ilk cümlesiyle bitirmek istiyorum
“bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin ise mutsuzluğu kendine göredir”
teşekkür ederim !