Puan vermedi·236 syf.····Okunma: 27 Mayıs 2026 20:04 Saramago romanına “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” diye başladığında, insanın içinde garip bir sevinç kıpırdıyor — ta ki birkaç sayfa sonra o sevincin ne kadar naif olduğunu anlayıncaya kadar. Ölümsüzlük bu romanda bir nimet değil, yavaş yavaş açılan bir yara gibi işler; yaşlılar ölemiyor, hastaneler taşıyor, devletin tüm denklemi bozuluyor. Saramago burada insanlığın ölüm karşısındaki çifte yüzünü, onu hem lanetleyip hem de ona muhtaç olduğunu, soğukkanlı ve iğneleyici bir mizahla gözler önüne serer.
Romanın ikinci yarısında sahne değişir; ölüm soyut bir olgu olmaktan çıkıp sicim çantasıyla mektup taşıyan, köpeklerin kucağına oturan, viyolonsel sesine kulak veren bir kadına dönüşür. Ve bu dönüşüm kitabın en tuhaf, en güzel yerdir. Çünkü Saramago ölümü insanlaştırırken aslında insanlığı da bir tür ölüm kılığına büründürür — ikisi de birbirinden korktuğu kadar birbirini istemektedir. Bu noktada roman bir alegori olmaktan çıkıp neredeyse bir aşk hikâyesine dönüşür; ama Saramago’nun elinde aşk bile felsefeyle haşır neşirdir.
Yazarın o meşhur üslubunu — noktalama işaretlerini cimrice kullanan, diyalogları düz metne gömen, tek uzun nefes gibi akan cümlelerini — bu romanda bir kez alıştın mı, başka türlü yazılmış bir şeyi garip bulmaya başlıyorsun. Kitabın adındaki masal tonu da tesadüf değil: Saramago, çocuklara ölümü anlatmak için değil, yetişkinlere hayatın ne olduğunu hatırlatmak için masal dilini ödünç almış. Roman kapandığında “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” cümlesi sende bambaşka bir ağırlıkla oturuyor — başta okuduğun cümleyle aynı kelimeler, ama artık hiç aynı anlama gelmiyor.