Misail Poloznev’in yaptığı şey aslında çok basit: babasının mimarı oğlu olarak belirlediği hayatı reddedip işçi olmayı seçiyor. Ama Çehov’un elinde bu basit tercih, taşra Rusya’sının tüm katmanlarını yerinden oynatan bir sarsıntıya dönüşüyor. Çünkü buradaki asıl mesele sınıf değiştirmek değil, insanın kendi doğasına sadık kalma inadı — ve toplumun bu inadı nasıl affetmediği. Misail ne bir kahraman ne de bir devrimci; sadece yalan söylemeyi beceremeyecek kadar dürüst biri. Ve bu, etrafındakileri düşündüğünden çok daha fazla rahatsız ediyor.
Çehov burada uzun uzun açıklamıyor, vaaz vermiyor. Sahneyi kuruyor, karakterleri konuşturuyor, sonra geri çekiliyor — ve tam da o çekilme anında okur, söylenmeyen şeyin ağırlığını hissediyor. Misail’in babası, karısı Maşa, kız kardeşi Kleopatra; hepsi farklı biçimlerde aynı tuzağın içindeler: toplumun kendileri için çizdiği çerçeveyi gerçeklik sanmak. Yalnızca Misail o çerçevenin dışına çıkmayı deniyor — ve bunun bedelini hem fazlasıyla ödüyor hem de garip bir huzurla taşıyor.
Hayatım adı ilk başta sıradan geliyor, belki biraz da mütevazı. Ama kitabı bitirince bu başlığın ne kadar doğru seçildiğini anlıyorsunuz: bu gerçekten bir hayat — büyük zaferler ya da çöküşler değil, sabahları kalkmak, çamurda çalışmak, sevilmek, terk edilmek ve yine de burada olmaya devam etmek. Çehov’un olgunluk dönemi eserlerinin en karakteristik özelliği bu zaten; hayatın içindeki o sessiz, inatçı onuru görme becerisi. Hayatım da bu becerinin en yalın ve en sarsıcı örneklerinden biri.