ANA-PEARL S.BUCK,256 sayfa
Elimdeki kitabın şu an baskısı yok ve bana da çok sevdiğim bir arkadaşım sahaflardan bularak hediye etti,şiddetle okumamı istedi.
Kitap 1970 yılı,beşinci basım,yaprakları sararmış ve hafif yıpranmış ama yaşanmışlıklarla dolu.Kitabın ilk sayfasının sağ tarafında çevirmen Mebrure Sami’ye yazarından gelen teşekkür ve içtenlikle yazılmış bir mektup,sol tarafında da çevirmene özel gönderdiği fotoğrafı var.
Pearl S. Buck (1892 - 1973), Çin'de büyüyen ve bu deneyimlerini eserlerine yansıtan Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Amerikalı kadındır. Romanlarıyla Çin kültürünü Batı'ya tanıtan yazar, aynı zamanda kadın hakları ve Asyalı çocukların evlat edinilmesi konularında bir insan hakları aktivistiydi. Misyoner ailesinin görevi nedeniyle bebek yaşta Çin'e gitmiş, hayatının ilk kırk yılını orada geçirerek Doğu kültürünü ve kırsal yaşamı yakından gözlemlemiştir.
Kitabın arka kapağında”Bu eseri okurken Çin’i unutacaksınız. Gözünüzde canlanacak olan bir Çinli ana değil, bir Anadolu anası olacaktır…
İsmini bile söylemeyen bu adsız ana zaten doğrudan doğruya analığın canlı bir heykelinden başka nedir ki” diye yazıyor.
Evet bu yazı olmasa bile okuduklarımız bize hiç yabancı değil.Kadın her yerde kadın,ana ,ama Anadolu kadını olmak,Uzakdoğu,Ortadoğu kadını olmak başka…
Pearl S. Buck ‘ın Ana adlı romanı, feodal Çin’de yaşayan yoksul bir köylü kadınının evliliğinden, kaynanalık dönemine kadar uzanan yaşam mücadelesini ve derin annelik duygusunu konu alır. Yazarın isimsiz bıraktığı bu karakter üzerinden, toprağa bağlılık, yoksulluk, kültürel gelenekler ve kadının toplumdaki ezilmişliği evrensel bir dille anlatılır. Yazarın anaya isim vermemesi de bu yüzdendir.O,tüm dünyadaki kadınları,anaları temsil etmektedir.Çünkü dünyada nerede olursa olsun fedakarlıkta,evlat sevgisinde ,analık duygusunda tüm kadınlar aynıdır.
Roman, Çin’in yoksul bir köyünde yaşayan, ismi bile olmayan, sadece "Ana" olarak hitap edilen bir kadının hayat hikayesini anlatır.Ana; kocası, üç çocuğu ve kör kayınvalidesi ile birlikte sürekli bir hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hayatının odak noktası çocukları ve işlediği topraktır.
Ancak bir gün, sorumsuz ve bencil olan kocası evi terk edip şehre kaçar. Dönemin Çin toplumunda "kocası tarafından terk edilmiş kadın" olmak büyük bir utanç kaynağıdır. Ana, hem bu utançtan kaçınmak hem de çocuklarını korumak için köye kocasının şehirde çalıştığı yalanını söyler. Hatta kendi kendine kocasının ağzından mektuplar yazar.
Yıllar geçtikçe çocukları büyür ama Ana'nın çilesi bitmez:Küçük kızı kör olur ve kötü bir evlilik yapar.Büyük oğlu evlenir ama annesine karşı mesafelidir, çünkü hep en küçük erkek kardeşi evin ve annesinin gözdesi olmuştur.Ana tüm sevgisini bu küçük oğluna vermiştir.(Evi terk eden kocasına fiziken ve huyca çok benzemektedir.)küçük oğlan siyasi olaylara karışmış ve idam edilmiştir.Tüm bu acılara,yoksulluğa ve yalnızlığa rağmen Ana toprağına tutunarak hayatta kalır.Yaşlılığının son demlerinde büyük oğlundan ,o çok istediği ve beklediği erkek torun dünyaya gelince içinde o bitmek bilmeyen “annelik ve yaşam döngüsü” yeniden canlanır.
“Ana", sadece Çinli bir kadının dramı değil; coğrafyası, dini ve ırkı ne olursa olsun tüm annelerin fedakarlık hikayesidir.20.yüzyılın başındaki Çin feodalizmini,ataerkil yapısını geleneklerini,dul veya terk edilmiş bir kadının toplum gözündeki yerini, daha doğrusu sosyal ölümünü,cahilliği,yoksulluğu,kadının toplumdaki değerinin doğurduğu “erkek çocuk” kadar oluşunu çok güzel,sade bir dil ile anlatmaktadır…
AnaPearl S. Buck · Remzi Kitabevi · 2006939 okunma