Pearl S. Buck

Pearl S. Buck

8.1/10
131 Kişi
·
313
Okunma
·
30
Beğeni
·
2.664
Gösterim
Adı:
Pearl S. Buck
Tam adı:
Pearl Sydenstricker Buck
Unvan:
Nobel edebiyat ödülünü alan ilk ABD'li kadın yazar
Doğum:
Hillsboro, Amerika Birleşik Devletleri, 6 Haziran 1892
Ölüm:
Danby, Vermont, Amerika Birleşik Devletleri, 6 Mart 1973
Pearl Sydenstricker Buck daha çok bilinen adıyla Pearl S. Buck (d. 26 Haziran 1892 - ö. 6 Mart 1973) Nobel edebiyat ödülünü alan ilk ABD'li kadındır.

Doğumunda kendisine verilen adı kayıtlarda Pearl Comfort Sydenstricker olarak geçer. 1892 yılında Batı Virginia eyaletinin Hilsboro kentinde doğan Pearl S. Buck 1917 yılında John L. Buck'la evlenmiş, daha sonra bu eşinden boşanarak 1935 yılında Richard Walsh ile ikinci evliliğini yapmıştır. Bir çocuk sahibi olan Pearl S. Buck daha sonra dokuz çocuğu evlat edinmiş. Hayatını önce öğretmenlik daha sonra da yazarlıkla kazanan Pearl S. Buck 1931 yılında The Good Earth İyi Dünya adlı yapıtıyla Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. Pearl S. Buck'ın kitapları ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği Çin'deki yaşamı yansıtır. 1938 yılında kazandığı Nobel ödülünün ardından National Institute of Arts and Letters (Ulusal Sanat ve Edebiyat Entitüsü)'ın üyeliğine layık görülmüştür. Pearl S. Buck ayrıca Asyalı çocukların ABD'li ailelerce evlat edinilebilmeleri için dernekler kurmuştur. Ana kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır.
Kitaplar kendileriyle meşgul olanların hakkını katiyen yemiyordu. Her okunan satır, insanı iyiliğe götüren bir bilgi halinde zihne kazınıyor ve zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyordu.
... kadın da ona çıkışır, şöyle haykırırdı:
Ya ben? Sade ben mi çekeceğim? Sen, benim gibi aylar ayı, karnında yük mü taşıyorsun? Doğum ağrılarını sen mi çekiyorsun? Tarladan dönünce, sen sırtını dayayıp, yan geliyor, dinleniyorsun ama, yemek pişirmek, çocukla uğraşmak, çocuktan beter bir ihtiyarın suyunu gitmek, istediklerini yapmak, hep bana düşüyor ..
Pearl S. Buck
Sayfa 15 - Çeviren: Mebrure Alevok
''Bir ailenin sonu demektir.... Toprak satılmaya başlanınca... Topraktan çıktık, toprağa döneceğiz.... Toprağa dört elle sarıldıkça soyunuz yaşar... Toprağı kimse alamaz elinizden....''
Pearl S. Buck
Sayfa 319 - Beyaz Balina - 2002
Bu izbe kulübelerden çocuklar gelip geçiyordu. Çocuklar doğuyor,ölüyor, yenileri dünyaya geliyordu... Öyle ki bir zaman sonra anaları babaları bile kaçının doğup kaçının öldüğünü akıllarında tutamaz oluyorlardı; kaçının şu sırada yaşadığını bile bilmiyorlardı doğru dürüst,onlar için çocuklar doyurulacak birer boğazdan ibaretti çünkü.
Pearl S. Buck
Sayfa 113 - Beyaz Balina - 2002
''Daha kötü günler geçirdik biz, daha kötü günler gördük,'' diye söylendi. ''Bir yıl insanların küçük çocuklarını kesip yediklerini kendi gözümle gördüm ben ! ''
Pearl S. Buck
Sayfa 80 - Beyaz Balina - 2002
Geçen kış iki kız evladımızı sattık, bağrımıza taş basıp oturduk... Bu kış karımın karnında taşıdığı çocuk kız çıkarsa onu da satacağız. Kızlarımdan elimde bir tek kaldı, ilki.
Pearl S. Buck
Sayfa 117 - Beyaz Balina - 2002
''Çocukken böyle dilenirdim ben, ekmeğimi böyle çıkarırdım. Bu yılki gibi bir kıtlık yılında köle diye sattılar beni.''
Pearl S. Buck
Sayfa 101 - Beyaz Balina - 2002
''O altın, gümüş paralar, takılar bende olsa ben toprak alırdım, toprak ! Verimli tarlalar alıp bol bol ekin yetiştirirdim.''
Pearl S. Buck
Sayfa 121 - Beyaz Balina - 2002
Ana kitabı okuduğum en güzel kitapların arasında yer aldığını belirterek yorumuma başlamak isterim. Bir ananın dramını anlatıyor olsa da aslında, Çin köylüsünün feodalizm döneminde yaşadığı yoksulluk, açlık, sefalet ve çaresizliğini anlatmaktadır.
Okuduğumuzda bizim insanımızla köylümüzle, anamızla ne kadar benzeşiyor diye dedirten bu kitapta; aslında yoksulluğun evrensel olduğu, yoksul insan yaşamının dünyanın her yerinde aynı zorluklarla aynı çaresizliklerle karşı karşıya kalıyor olmasıdır. Tanrılar farklı olduğu halde; teslimiyet ve kaderciliğin aynı olması da sömürü düzenini sürdürmek isteyenlerin dört elle sarıldığı bir olgu olduğundandır.
Analık duygusu da yoksulluk gibi dünyanın her yerinde aynıdır. Bu yüzden bu kitabı okurken Çin de bir köyde yaşayan yoksul bir ananın yaşadıkları ve duyguları ile kendi ülkemiz yaşayan anaları rahatlıkla özdeşleştirebiliyoruz. Bu özelliği de yazarın kitabı yazarken isim kullanmamış olması kuvvetlendirmiştir.
Varolan kadere (düzene) karşı çıkan kendi kaderini çizmek üzere başkaldıranların da nasıl kolaylıkla ölümle cezalandırıldığını göstermesi açısından çok güzel ve anlamlı bir kitap olduğunu tekrar belirtmek isterim.
Bu kitap gerçekten her kütüphanede olması ve her kesin okuması gereken bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Ben, Pearl S. Buck okurken gerçekten çok büyük keyif alıyorum, mutlu oluyorum ve çok garip bir duyguyla, bir huzurla kitabı okuyorum.
Ama ne yazık ki böylesine beğendiğim ve usta bir yazarın kitaplarını ülkemizde piyasada bulmak çok zor. Hatta neredeyse imkansız gibi bir şey. Şu anda yazarın sadece ''Çin Sarayında Bir Bakire'' ismindeki kitabından başka hiçbir kitabı piyasada yok. Yıllar önce basılmış bir kaç kitabını ise, ancak sahaflardan temin etmek mümkün oluyor. Yayınevleri, neden böylesine muhteşem eserleri olan bir yazarı es geçiyorlar onu da bir türlü anlamıyorum.

''Mübarek Toprak'' , sitede Necmettin Zafer (Necmettin Zafer) Bey kardeşimin düzenlediği etkinliğe katılmak için yine sahaflardan temin ederek okuduğum , yazarın muhteşem bir kitabı.

Kitapta yazar, yirminci asrın başlarında Çin'in kırsal kesimlerinde yaşayan Wang Lung ve ailesine odaklanıyor . Konu, bir toprak sevdalısı ve işçisi olan Wang Lung'un , bir konakta köle olarak yaşayan O-lan ismindeki bir kızla evlenmesiyle başlıyor. Yoksulluk, açlık, hastalık, zenginlik, mutsuzluk, doğal felaketler, huzurlu ve huzursuz geçen günler, çevredeki insanlarla olan ilişkiler ve bütün zorluklarla yapılan, yıllara yayılmış büyük bir mücadele. Ayrıca bütün bu durumlarda oluşan değişik yapılardaki insan psikolojisi. Hepsinden de önemlisi yazarın her kitabında ortaya koyduğu gibi, insanın içini acı acı yakarak garip duygular bırakan dramatik hayatların hikayesi.

Kitap, yazarın diğer kitapları gibi süper denilecek bir şekilde basit ve sade olarak yazıldığından, çok akıcı ve sürükleyici bir şekilde okunuyor.

Çok beğenerek ve keyif alarak okuduğum bu muhteşem eserin, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyor ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
pearl s.buck'un okuduğum ilk kitabı.harika bir anlatım var.kelimeler,cümleler arka arkasına akıp gidiyor.hiç sıkılmadan okuyorsunuz.cariye olarak saraya girip,imparatoriçeliğe kadar yükselen ve uzun yıllar ülke yönetiminde söz sahibi olan imparatoriçe yehonala nın öyküsü.kitapta ayrıca 1850 lerden başlayıp 1900 lerin ilk yıllarına kadar olan zamandaki
çin imparatorluğunun, çok önemli olayların yaşandığı kısa bir dönemi de beraber anlatılıyor.bu kitabı okurken tarihte bir dönem en güçlü imparatorluklar olan osmanlı ve çin imparatorluklarının daha sonra neden avrupalılar karşısında bu kadar aciz duruma düşmelerinin ve güçlerini kaybetmelerinin sebebinin aynı hataları yaptıklarından dolayı olduğunu açıkça anlamış bulunuyorum.her iki imparatorlukta teknolojik gelişmelere ve bilime yeteri kadar ilgi göstermemişler,kendilerine çok güvenmişler.birde buna iç iktidar çekişmelerini eklerseniz,farklı bir sonucun ortaya çıkması bir mucize olurdu herhalde.biz yine kitaba dönelim.yazarın bu derece basit anlatımı beni çok etkiledi. bulabildiğim diğer kitaplarınıda okumayı düşünüyorum.sadece bu kitabını okuyarak bile nobel edebiyat ödülünü hakederek aldığı izlenimini edindim.bence okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.
#spoiler#
Çok yabancı bir kültür ve yazar ..
Ilk kez Pearl Buck okudum ..yazarın dili çok yalın çok sade ama kitabı ara vererek okuma sebebim kitabın içine dahil olamamaktan kaynaklı ..
Buck bir amerikalı yazar fakat toprağını öpecek kadar sevdiği Çin kültürüyle yoğrulmuş bir hayat hikayesi var ..amerikan yaşam ve hayat görüşlerine kıymet vermeyen çin 'in büyülü havasını bütün ruhuna sindirmiş 17 yaşında bir genç kız pearl buck. .
Kitapta bir köy yaşamı .
dar alanda devam eden hayatlar ..tabiiki emeğin karin bile doyurmadiği ciddi bir yoksulluk var ..kadınlar her çağda olduğu gibi çalış -doğur-fazla konuşma üçgeni içinde hayatlarını heba ederken ANA karakterin başından geçen olaylara bir göz atıyoruz ..hayatından memnun olmayan erkek ... çocuklar,yosulluk ,tarla arasında geçen bir ömür ..çok spoiler vermek istemediğim için birebir yazmayacağım ama elinize bir yerlerden geçerse bir göz atın derim ...özellikle hayatınızın bir bölümünü uzak doğu kültürü ve edebiyatına bağışlamak istiyorsanız ..
Her coğrafyadan okumalar yapmak dileğiyle ..huzurlu pazarlar
Iyi okumalar ...
Pearl S. Buck'un okuduğum üçüncü kitabı.(diğerleri Çin sarayında bir bakire ve şakayık)yine muhteşem bir kitap.yazarın o sade, basit,akıcı yazısı hiç değişmiyor.elinize aldığınız kitaba kendinizi kaptırıp gidiyorsunuz.ANA kitabında yazar,bu defa ,kocası ortadan kaybolan,üç küçük çocuk ve yaşlı kayınvalidesiyle başbaşa kalan genç bir kadının ve çocuklarının yıllara yayılan,dramatik yaşam mücadelesini anlatıyor.olay yine Çin de ama bu defa Çin'in kırsal kesiminde geçiyor.O dönem deki Çinde kırsallar da yaşanan fakirliğin,yokluğun,cahilliğin,çaresizliğin,bizdeki ağa düzenini andıran ama daha farklı şekilde oluşturulmuş sosyal adaletsizliğin hakkında da geniş bir şekilde bilgi sahibi oluyoruz.bütün bu olumsuz ortamda ANA nın verdiği mücadele ve yaşananlar,insanın yüreğini parçalıyor.sadece bu kitap bile yazarın nobel ödülü almasına yeterli bir sebep bana göre.okuduğum bu üç kitabından sonra ben, bulabildiğim takdirde yazarın bütün kitaplarını okumaya karar verdim.ANA kitabını da mutlaka okunması gereken bir kitap olarak görüyorum.ama maalesef baskısı olmadığı için ancak sahaflarda bulunabilmesi çok büyük eksiklik.ben burada bana, 16 yıl önce basılmış ama çok iyi korunmuş bir nüshasını temin ederek bu harika kitabı okumamı sağladığı için Asa kitabevine de ayrıca teşekkür ediyorum.eğer bulursanız sizlerde mutlaka ama mutlaka okuyun diyorum.kesinlikle pişman olmayacaksınız.bundan emin olun.
Çin deyince aklıma gelen ilk batılı yazar, Pekin'de uzun yıllar boyunca yaşayan, Çin kültürünü yakından tanıyan ve romanlarına konu etmesinden ötürü Pearl S. Buck 'tır. Lisede ve üniversitede okurken şimdi artık sahaflarda bile zor bulunan bir kaç kitabını eksiksiz çevirisi ile okumuş ve yazarın anlatım tarzından çok etkilenmiştim.

Kültürü çok derin, geleneklerin katı bir şekilde değişmeden hüküm sürdüğü Çin devrimi öncesini anlatan bu kitapların konusu hem şaşırtıcı bir şekilde ülkemizin kültürel yapısına benziyor, hem de günümüzdeki temel insan haklarındaki sorunları gözler önüne seriyordu sürekli : beslenme, sağlık, eğitim, hürriyet ve kadın-erkek eşitliği ... gibi.

1999 Marmara Depreminden sonra taşınmalar nedeniyle yitirdiğim pek çok kitaptan biriydi Doğu Rüzgar Batı Rüzgarı... Yıllar sonra yazarın bu romanının yeniden basıldığını görmek çok hoşuma gitti. Elbette hemen aldım ve yeniden okudum zevkle.

Roman, 20. Yüzyılın başlarında eğitim için yurtdışına giden Çinli bir genç doktorun ülkesine dönüşünü ve öğrendiklerini kendi ülkesinde uygulamaya çabalamasını anlatıyor. Batı kültürünü tanımış ve benimsemiş bu genç doktor, ailesi tarafından beşik kertmesi olan ve geleneksel kültürle yetiştirilmiş genç bir kızla evlendiriliyor. Babasının pek çok eşi ve ayrıca metresleri var. Hepsi büyük bir konakta ayrı ayrı odalarda yaşıyor. Doktor önce ailesinden ayrı bir eve taşınmak ve tek eşli olmak istemesiyle ortalığı karıştırıyor. Üstelik karısını, kadınların arzu nesnesi olmaktan çıkarak eşit olduğuna inandırması ve ayrı bir birey olarak kendini kabul ettirme süreci çok zorlu geçiyor. Hastalıkların tedavi edilmesi ve hijyen konusunda ise toplumun geleneksel kültürüyle çatışıyor. O kadar trajikomik vakalar var ki kitapta, insan bu kadar cahilliğe pes diyor - ki bazıları halen ülkemizde de başvurulan büyücüler, üfürükçüler olunca - coğrafyalar farklı olsa bile cehaletin her toplumun içine sinebileceğini anlıyorsunuz.

Karşılaştırmalı bir edebiyat kültürü için Doğu Rüzgarı Batı Rüzgarı mutlaka okunmalı...
Pearl S.Buck'tan muhteşem bir kitap daha.aslında kitap bir aşk hikayesini anlatıyor.ama öyle basit bir hikaye değil.oğlan sevdi kız sevmedi,yok kız sevdi oğlan sevmedi,yok biri fakirdi diğeri zengindi.....vs gibi bir hikaye değil. dedim ya muhteşem bir hikaye.çocukluğunda bir eve satılmış ve orada halayık diye tabir edilen ama bence kölelikten farkı olmayan bir durumda olan bir kız. hayatında kendinden başka bir yakını,akrabası,ailesi olmayan yani aslında hayatta yapaylnız olan çaresiz kalmış bu kızın hikayesi anlatılıyor.tabii ki Çin'deki o dönemdeki yaşam şartlarını,sosyal ilişkileri ayrıntılı bir şekilde de öğrenmiş oluyoruz.yazar karakterleri o kadar güzel seçmiş ki hiçbir karakter kötülük düşüncesinde değil aslında .çünkü herkes o günün şartlarında kendi normal bildiği yaşantısını yaşıyor.ama dramlar da arka arkasına gelıyor.kitap çok sade ve akıcı bir dille yazılmış.adeta koşarcasına hızlı bir şekilde okunuyor.eğer bulabilirseniz mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Ömrünün 40 yılını Çin'de geçiren Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi yazarın anne ve babasını edebiyata mal etmek istemesi haklı bir gerekçedir. Yazar bu romanda babasını anlatıyor. Ancak bu romandan önce yazarın annesini anlattığı “Gurbetteki Kadın” ya da “Sürgün” adlı kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Yazarın annesi ile babası belki dünyadaki en zıt karakterlere sahip kişilerdi. Bir madalyonun adeta iki yüzü gibiydiler. Bunu bize Buck söylüyor. Yazarın annesini anlattığı romanda babasına çok fazla gönderme vardı. O zaman babasından nefret etmiştim. Bir insan ailesine karşı nasıl bu kadar taş kalpli olabilir diye çok merak etmiştim. Bu kitabı da özellikle bu yüzden okumayı çok istiyordum. Yazar annesi için kalp ifadesini kullanırken babası için ruh ifadesini uygun bulur. Öyle ki kitabın orijinal ismini Fighting Angel (Mücadeleci Melek) koyarak babasını adeta bu dünyadan biri olarak saymamaktadır.

Babası yarım yüzyıl Çin'de misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuş ve Çin'in en ücra köşelerine kadar kayıp ruhların izini sürmüş, onları kendi dinine döndürmek için hayatını ortaya koymuştur. Çinlileri onun kadar iyi tanıma fırsatı belki başka bir beyaz adama nasip olmamıştır. Çinceyi bir Çinliden bile daha iyi konuşmuş, Çini vatanı olarak saymış, Tanrı'ya bile Çince dua etmiştir. Tüm bu yıllar içinde tek bir arkadaşı olmamış, koyu sofu, sert ve çetin misyonerlik vazifesinden başka bir şeyi gözü görmemiş, bunun uğruna hayatındaki her şeyi feda etmekten çekinmemiştir. Çin'de belki binlerce kişinin Hristiyan olmasını sağlamış ama kendi eşi hakkındaki şu sözü de çok ilginçtir: "Annenizin ruhu, imanı, akidesi nedir, bu hususta tam bir kanaate varmış değilim." Aynı yastığa onlarca yıl baş koyduğu eşinin ruhunu kurtarmayı başaramamıştır. Ailesine karşı kayıtsızlığına birkaç örnek daha verecek olursak: Eşi öldüğünde tek bir damla gözyaşı dökmemiş, bir kerecik olsun mezarını ziyaret etmemiş ve onun adını öldükten sonra bir kez bile anmamıştır. Yazar babasından kendi hayatını yazmasını istediğinde topu topu 25 sayfa yazabilmiş ve bu sayfaların içinde çocukların ve eşinin adları bir kez bile geçmemiştir. Öyle görülüyor ki babası bu dünya ve içindekilerle olan hesabını daha ölmeden kapatmıştır. Onun bu dünyada tek bir görevi olmuştur: mümkün olduğu kadar çok kişiyi kendi dinine davet etmek. Bu görevi bir peygamber hassasiyetiyle de yerine getirmiştir.

İki kitabı okuyan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki iki kitap da birbirinden çok farklı. Carie ve Andrew aynı çatı altında yaşamış; gördükleri aynı vaka, başlarından geçen aynı macera olmasına rağmen dünyayı farklı görmüşler, ona farklı anlamlar yüklemişlerdir. Yazar, annesini anlatırken o kadar duygusal ve içtenken maalesef babasını anlattığı bu romanda aynı duygusallığa başvurmamış, babasıyla arasına mesafe koyarak daha soğuk bir dil kullanmayı tercih etmiş. Netice itibariyle okuması güzel iki kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bir kadın ancak bu kadar güzel anlatılır. Bu kitabı okuyunca analık duygusu ve içgüdülerinin dünyanın neresinde olursanız olun değişmediğini, en yüce, en yoğun duygunun analık olduğunu çok daha iyi anlayabiliyorsunuz. Yazarımız Ana ile hem analık duygularını, aynı zamanda kadınlık duygularını çok iyi anlatmış.
Hayatımda okuduğum en güzel kitap oldu. Abartısız ve çok samimi olarak bunları yazıyorum.
Kesinlikle bir Çin'li ana yok burada. Doğuda siyasi sebepten dolayı oğlunu kaybeden, Anadoludaki batıl inançlardan beslenen,ironik, trajedik Güneydoğulu analar var bu romanda. Acılarıyla sevinçleriyle her şeyiyle bizden,annelerimizden birileri bunları hep yaşadı yaşıyor ve yaşayacak.

Yazarın biyografisi

Adı:
Pearl S. Buck
Tam adı:
Pearl Sydenstricker Buck
Unvan:
Nobel edebiyat ödülünü alan ilk ABD'li kadın yazar
Doğum:
Hillsboro, Amerika Birleşik Devletleri, 6 Haziran 1892
Ölüm:
Danby, Vermont, Amerika Birleşik Devletleri, 6 Mart 1973
Pearl Sydenstricker Buck daha çok bilinen adıyla Pearl S. Buck (d. 26 Haziran 1892 - ö. 6 Mart 1973) Nobel edebiyat ödülünü alan ilk ABD'li kadındır.

Doğumunda kendisine verilen adı kayıtlarda Pearl Comfort Sydenstricker olarak geçer. 1892 yılında Batı Virginia eyaletinin Hilsboro kentinde doğan Pearl S. Buck 1917 yılında John L. Buck'la evlenmiş, daha sonra bu eşinden boşanarak 1935 yılında Richard Walsh ile ikinci evliliğini yapmıştır. Bir çocuk sahibi olan Pearl S. Buck daha sonra dokuz çocuğu evlat edinmiş. Hayatını önce öğretmenlik daha sonra da yazarlıkla kazanan Pearl S. Buck 1931 yılında The Good Earth İyi Dünya adlı yapıtıyla Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. Pearl S. Buck'ın kitapları ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği Çin'deki yaşamı yansıtır. 1938 yılında kazandığı Nobel ödülünün ardından National Institute of Arts and Letters (Ulusal Sanat ve Edebiyat Entitüsü)'ın üyeliğine layık görülmüştür. Pearl S. Buck ayrıca Asyalı çocukların ABD'li ailelerce evlat edinilebilmeleri için dernekler kurmuştur. Ana kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır.

Yazar istatistikleri

  • 30 okur beğendi.
  • 313 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 314 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları