Bazı kitaplar vardır, olay örgülerini hatırlarsınız. Bazıları vardır, karakterlerini unutmazsınız. Bir de çok az kitap vardır ki bitirdikten yıllar sonra bile size insanı düşündürmeye devam ettirir, olaylarını da karakterlerini de unutturmaz. Stephen King’in Mahşer’i benim için işte bu son gruba giriyor.
Romanın yüzeyine baktığınızda bir salgın hikâyesi olduğunu görüyorsunuz. Laboratuvardan yayılan ölümcül bir virüs ve birkaç hafta içerisinde neredeyse tamamen yok olan bir dünya… Ancak sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki King’in anlatmak istediği şey salgının kendisi değil. Virüs sadece sahneyi boşaltıyor. Asıl oyun, sahneyi boşaltan virüsten kalan insanlar ortada kaldığında başlıyor.
Mahşer’i okurken sık sık şunu düşündüm: Medeniyet dediğiniz şey gerçekten ne kadar sağlam? Elektrik, internet, devletler, yasalar ve milyonlarca insan ortadan kalktığında geriye ne kalır?
King’in cevabı ise oldukça ilginç.
İnsan kalır.
Ve insan, ne kadar yıkım yaşarsa yaşasın yeniden bir düzen kurmaya çalışır.
Romanın ilk bölümlerinde salgının yayılışını ve toplumun çöküşünü okuyoruz. Bu kısımlar o kadar gerçekçi yazılmış ki bazen bir roman okuduğunuzu unutuyorsunuz. Fakat beni asıl etkileyen, salgın sonrasında başlayan uzun yolculuklar oldu. Boşalmış otoyollar, terk edilmiş kasabalar, sessiz şehirler ve kilometreler boyunca tek bir insanın bile görünmediği yollar.
King bu bölümlerde yalnızlığı öyle güçlü hissettiriyor ki bazen karakterlerle birlikte ben de o sessiz dünyanın içinde yürüyormuş gibi hissettim.
Fakat Mahşer’in asıl büyüsü Boulder’da başlıyor. Dünyanın sonundan sonra kurulan bu yeni topluluk, romanın en etkileyici bölümlerinden birini oluşturuyor. Başlangıçta insanların kapılarını kilitlemeye ihtiyaç duymaması, insan sayısı artıkça insanın tekrardan insandan korkusunun başlaması, fikirlerin başlaması, anlaşmazlıkların doğuşuyla kapıların tekrardan kilitlenmesi. İşte bu anlarda Mahşer’in aslında bir kıyamet romanından çok daha fazlası olduğunu anladım.
King burada insan doğasına dair çok güçlü bir gözlem yapıyor. Medeniyet, beton binalardan ya da elektrik hatlarından oluşmuyor. Medeniyet insan davranışlarından oluşuyor. Dünya yeniden başlasa bile insanlar kısa süre sonra yine kurallar koyuyor, liderler seçiyor, görev dağıtıyor ve güvenlik arıyolar.
Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur.
Roman boyunca birçok okurun aksine en çok etkilendiğim karakter Nick yerine Glen Bateman oldu. Bir sosyolog olan Glen, yaşanan olaylara diğer karakterlerden farklı bakıyor, insanların yalnızca ne yaptığını değil neden yaptığını da anlamayan çalışan, neler yapması gerektiğini de dile getiren biri. Bateman’in düşünceleri roman boyunca bana çok daha fazla eşlik etti diyebilirim.
Glen’e göre insanlar yalnızca hayatta kalmak istemezler; anlam bulmak da isterler. Bu yüzden bir araya gelirler. Bu yüzden topluluklar kurarlar. Bu yüzden kaosun içinde bile yeni bir düzen yaratmaya çalışırlar.
Boulder’ın büyümesini okurken aslında yeni bir toplumun doğuşunu izliyoruz. İnsanların özgürlük isterken aynı zamanda otorite arayışına girmelerini, kuralsızlıktan şikayet ederken yeni kurallar koymalarını görüyoruz. Bugün yaşadığımız dünyanın küçük bir yansıması gibi.
Mahşer’in beni en çok etkileyen bir başka yönü de romanın sürekli olarak biçim değiştirmesi oldu. Başlangıçta bir salgın romanı gibi ilerleyen hikâye zamanla post-apokaliptik bir yolculuğa dönüşüyor. Daha sonra sosyolojik bir toplum romanı haline geliyor ve sonlara doğru ise neredeyse kadim destanları hatırlatan epik bir iyilik-kötülük mücadelesi atmosferi kazanıyor. Ve bütün bunlar tek bir hikâyenin içinde son derece doğal şekilde gerçekleşiyor.
Gelelim romanın hatta King evreninin en önemli noktasına. Randall Flag. Diğer isimlerinden bazıları ile Kara Adam, Yürüyen Adam, Richard Fanning, Richard Freemantle veya Robert Frang ya da Ramsey Forrest. Olmadı yazmadığım belki de bilmediğim diğer birçok ismi ile belki de ismi anılmaması gereken iblis. Mahşer’den sonra Randall Flagg’dan bahsetmemek mümkün değil.
Flagg, yalnızca Mahşer’in kötü adamı değil. Stephen King evreninin en önemli figürlerinden biri. Onu okurken bazen bir insan, bazen bir efsane, bazen de karanlığın vücut bulmuş hali gibi hissediyorsunuz. Flagg’in temsil ettiği şey yalnızca kötülük değil; korkunun insan üzerindeki çekim gücü. King romanlarının birçoğunda kötülüğün arkasında ana sebep.
Bir tarafta umutla bir araya gelen insanlar. Diğer tarafta korkuyla bir gelen insanlar… Romanın asıl asıl meselesi virüs değil. İnsanların hangi dünyanın parçası olmayı seçtikleri. Mahşer’i bitirdiğimde zihnimde kalan şey salgın olmadı. Ne ölüm oranları kaldı aklımda ne de kıyametin büyüklüğü. Aklımda kalan şey, boşalmış bir dünyanın ortasında yeniden toplum kurmaya çalışan insanlar oldu.
Mahşer’in başarısı belki de esas olarak burada yatıyor. Dünyanın sonunu anlatırken bile umudu anlatabilmesinde.
Eğer bir gün her şey sıfırlanırsa, biz insanlar yeniden nasıl dünya kurarız? Ve daha önemlisi…
Bu kez gerçekten farklı olabilir miyiz?
youtube.com/watch?v=e7H4LbU...
Eline sağlık Uğur. Yeni okuyabildim. Çok fazla söze gerek yok. Harika bir eser. Okumayan çok şey kaybeder. Normal bir zamandaki sakin bir yaşam ile hastalığın yayılmasından sonraki insan topluluğunun yaşadığı psikoloji kıyaslamasını en güzel bir şekilde anlatan eserdir Mahşer. Kitaba gizem veren Randall Flagg karakteri ise bambaşka bir boyut. Bu güzel İnceleme için teşekkürler.
Ben teşekkür ederim İsmail, çok doğru söyledin. Çok geç kalmışım okumak için. Kara Kule Silahşör'e başlarken son anda Mahşer'de Flagg olduğu aklıma geldi de öyle başladım, iyi ki de başlamışım daha da bekletmeyip.
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.