·128 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Mayıs 2026 00:00 "SONRA BİRDEN UYANDIM"
"Dünya tam da bıraktığım gibi ve bunda insanı ferahlatan bir yan var sanırım, öyle değil mi? Ne kadar uzağa giderseniz gidin, geri dönebileceğiniz bu yerin, bu dayanak noktasının hep var olması gibi.
Ev. Ya da ona benzer bir şey. Bilmiyorum."
Dünya garip bir salgının pençesinde. Etrafta canavarlar var. Bazıları tam da yanı başımızda, belki en sevdiklerimiz. Zemin çatırdıyor, güvenilir hiçbir şey kalmamış gibi. Peki ya kendimize bile güvenemiyorsak?
Yazar, bu soruyu, içimizi kemirecek kadar gerçekçi ve katmanlı bir biçimde soruyor biz okuyucularına.
Gece demek karanlık demek. Karanlık demek iç hesaplaşmanın zihni basması demek. İç hesaplaşma da envaiçeşit canavarı ininden çıkarır.
Bir gece vakti, bir iç hesaplaşma ve ininden çıkmış canavarlar… Ancak bu canavarlar sandığımız gibi değil. Bazıları belki tam da yanı başımızda. Belki de aynada gördüğümüz.
Dünya tuhaf bir hastalığın etkisi altında. İnsanlar canavarlaşıp diğer insanları – ailelerini bile – parçalayıp yemeye başlıyor. Bu kaostan kurtulmaya çalışanlar, kaçanlar, sevdiklerinin canavarlaştığını görmemek için onları yakanlar, yok edenler, tüm bu karmaşanın içinde akıl sağlığını korumaya çalışanlar. Enfekte olanlar, iyileşenler, bağışıklığı olanlar.
Spence, Ironside tesisinde kalan “iyileşmiş” hastalardan biri. Dışarıdaki kıyameti reddetmiş, vicdan azabıyla boğuşuyor. Ta ki Leila gelene kadar. Leila’nın aklına sığmayan bir planı var ve Spence’in yardımına ihtiyacı var. Ama işte asıl mesele şu: Kimin hasta, kimin sağlıklı olduğuna iktidardakiler karar verirken, neyin gerçek olduğunu nasıl bileceksin? Hastalık zaten algınıla oynuyorsa…
Mira Grant’ın Parazit üçlemesinin ve Stephen Graham Jones’un gerilim dolu anlatısının izinden giden Devlin, bu kez bize “canavar salgını” üzerinden bambaşka bir şey anlatıyor: Sahte anlatıların, korkunun ve düşman yaratma mekanizmalarının insanı nasıl ele geçirdiğini. Roman, zombi/salgın türüne getirdiği psikolojik ve politik derinlikle öne çıkıyor. Burada asıl canavar belki de dışarıda değil, anlatılarda.
Hakikatin asıl sorunu nedir, biliyor musun?
Kötü kaleme alınmış olmasıdır, der kitap. İnsana seçme şansı verilse, tatlı tatlı anlatılan yalan her zaman daha cezbedici gelirmiş. Dinin bu denli tesirli olması bundan işte. Tarihle bilimin hala tartışmaya açık kabul edilmesinin sebebi de bu.
Yazar, bu cümleleriyle âdeta parmak basıyor: Biz gerçeği değil, güzel anlatılanı seçiyoruz. Ta ki canavarlar gerçekten kapıya dayanana kadar.
Eser, okurken kendinden şüphe etmekle, başkasına güvenmek arasındaki o ince çizgide yürüyor. Üstelik elinizden bıraktıktan sonra da o his devam ediyor.
Bir salgın hikâyesinden fazlası. Gerçekliğin nasıl işlendiğine, anlatıların nasıl silaha dönüştüğüne dair rahatsız edici, derin bir ayna.
Spence öyle diyor: Bu bir aşk hikâyesi. Ama kitabı bitirdiğinde – tıpkı yazarın tahmin ettiği gibi – ona hak vermiyorsun. Çünkü bu kitap sadece bir aşk hikâyesi olmayacak kadar derin, şaşırtıcı, sarsıcı ve insanı kendisini bile sorgulatıcı.
Çünkü bu kitabı okuduktan sonra hiç kimseye, hiçbir şeye, kendinize bile bir daha yüzde yüz güvenemeyeceksiniz.
Kitapla Kalın.