·224 syf.····Okunma: 18 Mart 2026 00:00 Öncelikle şunu söylemeliyim ki Sabahattin Ali’nin Balıkesir’in o körfez kısmını bu kadar canlı, bu kadar duyusal anlatması beni daha ilk sayfalardan çok etkiledi. Kuyucaklı Yusuf’u okurken gerçekten Edremit sokaklarında gezmiş gibi hissettim; her ne kadar Ayvalık’ı daha çok sevsem de, kitabın içinde o nemli deniz havasıyla karışmış zeytin kokusu resmen burnuma geldi. Bu atmosfer bana sadece bir mekân tasviri gibi değil, aynı zamanda Yusuf’un o hem alabildiğine özgür hem de yapayalnız olan iç dünyasının bir yansıması gibi geldi. Zaten Ahmet Oktay’ın bu eser için yaptığı “bir yetimin romanı” tanımı çok yerinde ama bence bu yetimlik sadece anne-baba kaybı gibi fiziksel bir durum değil, çok daha derin bir ruhsal yetimlik. Yusuf’u okurken içindeki o hiçbir yere ait olamama hissini o kadar net gördüm ki... Bana göre onun asıl özlemi annesine ya da babasına değil, doğrudan ait olma duygusunun kendisine. İçinde hep bir yere köklenme, tutunma isteği var ama bunu hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremiyor, o boşluğu bir türlü dolduramıyor.
Selahattin Bey her ne kadar iyi niyetli bir figür gibi görünse de bence Yusuf’u büyütürken duygusal açıdan onu tamamen yalnız bıraktı. Evet, Yusuf’un başında bir çatı vardı, karnı doyuyordu ama ruhsal açıdan ne yazık ki çok aç büyümüştü. Bu yüzden onun etrafa karşı olan o sertliği ve yabaniliği bana göre tamamen bir savunma mekanizması, incinmemek için kuşanmak zorunda kaldığı sert bir kabuk. İnsanlarla gerçek bir bağ kurmayı bilmediği için, duygusal olarak kendini geriye çekip mesafeli durmayı seçiyor. İçinde biriken o bastırılmış yalnızlık, duygularını bir türlü ifade edemeyişi ve o gizli öfke, hem onun tamamen içine kapanmasına hem de zaman zaman kontrol edemediği sert tepkiler vermesine neden oluyor. Onun o yabaniliği, aslında kırılmaktan korkan çocukluğunun bir çığlığı gibi.
Muazzez’le olan ilişkisini de tam olarak bu psikolojik pencereden değerlendirdim. Bana göre Yusuf’un Muazzez’e duyduğu şey klasik, sıradan bir aşk hikayesi kesinlikle değil. Muazzez, onun zihninde saflığın, masumiyetin ve o çok küçükken kaybettiği “yuva hissi”nin bir temsili, yani adeta sığınacağı son liman. Yusuf’un onunla evlenmek istemesinin altında, birine aşık olmaktan ziyade nihayet bir yere, bir kalbe ait olabilme çabası yatıyor. Çocukluğunda o çok erken yaşta hoyratça koparılan sevgi ve güven duygusunu Muazzez üzerinden tamamlamaya, onunla o kaybolmuşluğunu telafi etmeye çalışıyor gibi hissettiriyor. Onu canı pahasına koruma isteği de aslında bir bakıma kendi içindeki o savunmasız çocuğu koruma ihtiyacından geliyor. Ama tam da bu yoğun ruhsal açlık yüzünden, sevgiyle o aşırı sahiplenme arasındaki o ince sınırı bazen ne yazık ki karıştırıyor.
Genel olarak bu roman bana şunu çok güçlü bir şekilde düşündürdü: İnsan bazen ailesini, sevdiklerini kaybettiği için değil; hayatı boyunca kendisini kabul edecek, sarıp sarmalayacak o yeri hiçbir zaman gerçekten “bulamadığı” için yetim kalır. Yusuf da tam olarak böyle, ruhu hep göçebe kalmış trajik bir karakter. O, birini sevmenin çok ötesinde, bu dünyada sadece ait olmayı arayan ama bunu bir türlü bulamayanların hikayesi. Kitap bittiğinde Edremit’in o zeytin kokulu havası içimde hüzünlü bir rüzgara dönüştü resmen.