·128 syf.····Okunma: 28 Mart 2026 00:00 Sabahattin Ali’nin öykülerinde Anadolu’yu ve oranın insanını okumak, benim için sadece edebi bir yolculuk değil; adeta o toprakların kokusunu, tozunu ve sızısını iliklerine kadar hissetme deneyimi oldu. Yazarın her bir metinde insan psikolojisinin en kuytu köşelerine sızması, bunu yaparken de toplumsal adaletsizlikleri tokat gibi yüzümüze çarpması inanılmaz etkileyici. Karakterlerin o çaresizlikleri, verdikleri o sessiz hayatta kalma mücadeleleri ve sistemin katı çarkları arasında nasıl unufak oldukları satır aralarında öyle bir canlılıkla anlatılmış ki, insan her öykünün sonunda derin bir sessizliğe gömülmekten kendini alamıyor.
ASFALT YOL
Sabahattin Ali’nin bu öyküsünü bitirdiğimde boğazımda gerçekten çok ağır bir düğüm kaldı. Hani hayatta bir şeyi çok istersiniz, bütün kalbinizi, tüm iyi niyetinizi ortaya koyarsınız da sonunda o canla başla yaptığınız şey dönüp en çok sizi vurur ya; işte tam öyle bir hikaye bu. Okurken sadece sıradan bir yol yapım hikayesi değil, idealist bir insanın o temiz hayallerinin sistemin çarkları arasında nasıl paramparça olduğunu izledim resmen.
Öğretmen köye ilk geldiğinde içi umutla, enerjiyle dopdolu. Kendisinin de köylü kökenli olmasıyla gurur duyuyor, hatta dürüstçe "içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu" diyor. Buradaki psikoloji aslında hepimize çok tanıdık: "Ben onlardan biriyim, beni anlarlar, bağ kurabiliriz." Bu inanç, öğretmenin hayattaki en büyük dayanağı aslında. Kamyonun o bozuk yollardaki sarsıntısından sersemlemiş olsa bile, kafasında köylüyle kuracağı o sıcak köprü var. Ama daha ilk günden muhtarın o umursamaz bir tavırla "beş on gün dinlen hele" demesiyle, o aşılmaz soğuk duvarı ilk kez hissetmeye başlıyoruz. Köylü için okul ya da eğitim hayati bir ihtiyaç değil, sadece hayatın (harmanın, tarlanın) arasında katlanılması gereken mecburi bir parça.
Öğretmen, okulu bir şekilde binbir emekle düzene soktuktan sonra tüm enerjisini o köye nefes aldıracak yola veriyor. Burası bence psikolojik olarak çok ilginç; öğretmen aslında o yolu sadece köylü için istemiyor. O yol, onun o modern dünyayla, şehirle kurduğu tek bağ aslında. O bozuk yolda her gidiş gelişinde canı çıkan, hırpalanan kendisi olduğu için, bu meseleyi bir süre sonra tamamen kişiselleştiriyor. Hatta o kadar ileri gidiyor ki, kafasındaki her küçük fikri ayrı bir resmi dilekçeye döküyor. Burada resmen bir "kendini ispat etme çabası" görüyorum; kendini hem devlete hem de o köylüye kanıtlama, "bakın ben buradayım ve bir şeyler değiştiriyorum" deme isteği bu.
Öykünün finali ise tam anlamıyla muazzam bir psikolojik yıkım. Yol binbir güçlükle nihayet bittiğinde, köylülerin o pırıl pırıl asfalta basmaya çekinip yolun kenarındaki çamurdan yürümesi, aslında aradaki o derin sınıf farkının, o ezilmişliğin fiziksel bir kanıtı gibi duruyor önümüzde. Ve o son yasak... Kağnıların, köylünün tek ekmek teknesinin o yola girmesinin valilikçe yasaklanması! Buradaki psikolojik kırılma gerçekten dehşet verici. Köylü, kendisini asıl mağdur eden o üst sistemi (valiyi, müteahhidi, devleti) değil; bu fikri ortaya atan, o yolu yaptıran öğretmeni doğrudan düşman belliyor kendine. Çünkü öğretmen, onların o öfkelerini kusabilecekleri en yakın, en ulaşılabilir hedef. Öğretmen ise uzaktan büyük bir çaresizlikle, "benim eserim, benim çocuğum" dediği o canım yolun köylüye nasıl bir zindana dönüştüğünü izliyor.
Öğretmen, geldiği gibi bir akşam vakti sessizce köyden ayrılırken aslında sadece o köyü terk etmiyor; içindeki o saf, o temiz idealizminden de arkasına bakmadan kaçıyor. Giderken "Belki de pek akıllı mahluklar da, boşuna uğraşmak istemiyorlar" derken o küçümsediği köylüye içten içe hak vermeye başlaması, aslında hayata karşı pes ettiğinin, o kabuğun kırıldığının en net resmi. Sabahattin Ali bize şunu fısıldıyor sanki: İyi niyet, sistemin o acımasız çarkları ve halkın çıplak gerçekliğiyle uyuşmadığında, o kutsal ateş dönüp sadece sahibini yakar.
HANENDE MELEK
Sabahattin Ali’nin bu öyküsünü okurken burnuma o pavyonların, kahvelerin o ağır rutubet, sigara dumanı ve çamurlu ayakkabı kokusu resmen geldi diyebilirim. Yazar, mekânı o kadar kasvetli, o kadar boğucu tasvir etmiş ki, kahvenin içindeki o sisli ve gri hava aslında karakterlerin ruh halini, o çürümüşlüğünü aynalıyor bize. Öykünün tam merkezindeki Hüseyin Avni karakteri, psikolojik açıdan tam bir "çöküş" ve dibe vuruş örneği. Eski bir hukukçu, eğitimli bir adam olmasına rağmen alkolün ve kontrol edemediği o şehvet duygusunun esiri olup tamamen bataklığa gömülmüş. Onun Melek’e olan o hastalıklı saplantısı aslında asla bir aşk değil; elinde kalan o son güç kırıntısıyla bir kadına tahakküm etme, onu ezerek kendini hâlâ "güçlü bir erkek" ve "bu hayatta yaşayan biri" olarak hissetme çabası. Siyah gözlüklerinin arkasına korkakça sakladığı o "kirli paçavra gibi sallanan bakışları", onun dünyadan ve gerçeklerden ne kadar koptuğunu, kendi yarattığı o karanlık ve marazi dünyada nasıl zavallıca hapsolduğunu çok iyi gösteriyor. Evindeki çoluğunu çocuğunu aç sefil bırakıp, dışarıda kazandığı üç beş kuruşu sırf bir kadına yaranmak için çarçur etmesi, aslında derinlerdeki o devasa aşağılık kompleksinin ve kaçamadığı o vicdan azabının acı bir tezahürü gibi duruyor karşımızda.
Öte yandan Hanende Melek, öyküde dışarıdan bakınca en "kirli" görülen işi yapmasına rağmen, ruh olarak en "temiz" kalabilmiş figür olarak çıkıyor karşımıza. Melek’in Hüseyin Avni’den iğrenmesi sadece fiziksel bir tiksinti değil bence; adamın o yapışkanlığı, o asalaklığı ve ruhundaki o korkunç çürümüşlük Melek’i içten içe korkutuyor. Ancak öykünün asıl kırılma noktası olan o muazzam final sahnesinde, Melek’in psikolojik derinliğini, o saklı asaletini anlıyoruz. Kendisine pavyonda taciz boyutunda varan kötülükler yapmış, canını yakmış bir adamın ölümünün ardından onun evine kadar gitmesi, adamın elinde kalan son değerli eşyalarını karısına teslim etmesi müthiş bir vicdan muhasebesi. Melek, o kapıdaki sıska, çaresiz kadının "Demek şimdiki de sensin ha?" şeklindeki o aşağılayıcı sorusuna sessiz kalarak, aslında toplumun ona vurduğu o ağır damgayı orada sessizce kabulleniyor; ama yaptığı o asil eylemle o damgayı aslında tek bir saniyede paramparça ediyor.
İçerideki küçük kızın "Babacığım kalk, annem kavga etmeyecek" diye ağlaması, o çocuksu, o saf çaresizlik Melek’in içindeki o merhameti ve kim bilir, belki de kendi geçmişindeki o hiç iyileşmemiş çocukluk yaralarını tetikliyor bir anda. Melek’in cebindeki tüm o gecelik yevmiyesini küçük kızın avucuna sıkıştırıp oradan kaçar gibi uzaklaşması, kesinlikle ucuz bir "günah çıkarma" şovu değil; bu dünyada insanlığın hâlâ ölmediğinin en büyük kanıtı. Sabahattin Ali burada bize şunu fısıldıyor sanki: Hayatın en bataklık, en kirli yerlerinde bile bazen en bembeyaz, en lekesiz çiçekler açabilir. Hüseyin Avni kendi hayvani içgüdülerine ne kadar acizce yenik düşmüşse, Melek o çamurlu gecenin sonunda o kadar insani bir yüceliğe, bir asalete ulaşıyor. Öykü bittiğinde, o taşra yollarının o buz gibi soğukluğunu ve Melek'in kalbindeki o buruk sıcaklığı aynı anda içinizde hissediyorsunuz.
ÇAYDANLIK
Çaydanlık öyküsü bence okuyan her insana "Bu hayatta iyilik nedir, asalet gerçekten nerede gizlidir?" diye soran, yüzümüze tokat gibi inen muazzam bir metin. Hastanenin o havasız, rutubetli, güneş görmeyen bodrum katındaki mahpus koğuşu aslında dışarıdaki koca toplumun küçücük bir özeti gibi kurulmuş. Öyküde benim en çok dikkatimi çeken ve içimi tırmalayan şey, karakterlerin toplumdaki sahte statüleri ile içerideki vicdanları arasındaki o devasa uçurum oldu.
Öncelikle Süleyman Efendi’den, yani koğuşun o meşhur “Beybaba”sından başlamak lazım. Adam eski bir icra memuru, yani dışarıdaki dünyanın o saygın "efendi" takımından. Ama ne acıdır ki ölüm döşeğinde, son nefesini verirken bile o içindeki anlamsız üstenci tavrını, o kibrini bir türlü bırakmıyor. Koğuşun en garibanı olan Satılmış’ı kendine adeta bir hizmetçi belleyip ona emirler yağdırması, etrafındaki herkesi küçümsemesi aslında bir çeşit psikolojik savunma mekanizması. Hapse düşmüş olmayı, o yaşlılığın getirdiği acizliği gururuna yediremediği için çevresindekileri sürekli ezerek kafasında hâlâ güçlü ve üstün olduğu illüzyonuna sımsıkı tutunuyor adam. Hatta Satılmış’a kendi çayından artanları, o soğumuş artıkları vermesi bile gerçek bir cömertlik değil; bir "ağa" edasıyla yapılan, karşısındakini kendine borçlu hissettiren sinsi bir güç gösterisi bence. Ama işin asıl ibretlik, asıl sarsıcı tarafı, o saygın "efendi" Süleyman Efendi’nin dışarıdaki ailesi... Babalarının ölüm haberini alınca hastaneye koşan karısı ve oğlunun tek derdi, tek tasası evdeki eski bir çaydanlık! Kadının o koğuştaki çirkin, o cazgır tavrı, oradaki gariban mahpuslara "hırsızlar" diye bağırması, aslında kendi içindeki o korkunç manevi boşluğu ve maddiyatçılığı anında ele veriyor. Kocasının daha morgdaki ölüsünü bile sırf masraf olmasın, ceplerinden para çıkmasın diye "devlet kaldırsın yahu" diyerek orada öylece bırakıp gitmeleri, aslında o ailede sevginin, insanlığın çoktan öldüğünü, yerini sadece eşyaya duyulan o hırslı körlüğün aldığını net olarak kanıtlıyor bize.
Asıl psikolojik derinlik, o asalet ise o hor görülen Satılmış karakterinde gizli. Satılmış, cinayetten hüküm giymiş sıradan bir köylü. Toplumun gözünde o parmaklıklar ardındaki bir "suçlu" belki; ama o daracık, o kokan koğuşta ruhu en özgür, en temiz olan tek insan o. Süleyman Efendi ona bir köle gibi, bir amele gibi davranmasına rağmen, Satılmış bunu iç dünyasında zerre kadar mesele etmiyor. Neden mi? Çünkü Satılmış’ın değerler sistemi sahte unvanlar üzerine değil, saf bir merhamet üzerine kurulu. Ölmek üzere olan, nefesi tükenen o yaşlı adamın ağzına son anında bir yudum sıcak çay verebilmek için o çaydanlığı mutfağa koşturması, aslında yeryüzündeki en saf empati örneği. Adam öldükten sonra kendi cebindeki o son hayati kuruşlarını jandarmaya uzatıp "mezarına iki testi su dökülsün be ağam" demesi ise bence muazzam, önünde saygıyla eğilinecek bir asalet. Satılmış, kendisine hayatı boyunca kötü davranmış, onu azarlamış bir adamın bu dünyadan "insanca, onuruyla" uğurlanması için çabalıyor sessizce.
Sonuç olarak; dışarıdan bakınca o "saygın, beyefendi" görünenlerin paranın karşısında ne kadar sefilleşebileceğini, "suçlu" damgası yemiş bir köylünün ise kalbinde ne kadar yüce bir gönül taşıyabileceğini görüyorsunuz. Öykünün sonunda Satılmış’ın gözlerini o boş tavana dikip koğuşta öylece yatması, bana dünyadaki en büyük "huzur"u anımsattı. O, üzerine düşen o insanlık görevini yapmanın verdiği o sessiz ama çok derin vicdan rahatlığıyla orada öylece duruyor. Sabahattin Ali yine yapmış yapacağını; bizi en kirli, en kuytu yerlerdeki o en temiz, en duru duygularla yüzleştirmiş. İnsanın içini sızlatan ama bir o kadar da "İyi ki dünyada hala Satılmışlar var" dedirten çok özel bir öykü bu.
AYRAN
Bu öyküyü bitirdiğimde, inan bana içimdeki o sızı yüzünden gözyaşlarımı silmekten bir süre önümdeki kağıda, yazıya odaklanamadım. Gencecik, küçücük bir çocuk nasıl olur da bu kadar erken yaşlanır; nasıl olur da bir çocuğun hayattaki tüm hayalleri sadece "bir somun ekmek alabilmek" ve "eve akşam sağ salim dönebilmek"ten ibaret kalır? Küçük Hasan’ın hikayesi, bize yoksulluğun sadece fiziksel bir yiyecek eksikliği olmadığını, aynı zamanda bir çocuğun ruhunu içeriden nasıl kemiren vahşi bir canavar olduğunu o kadar çıplak gösteriyor ki...
Öyküde Hasan’ın yaşadığı o fiziksel zorluklar; o küçük dizlerine çarpa çarpa yürütmeye çalıştığı ağır ayran güğümü, ökçesi çıkmış, ayağından fırlayan eski kunduraları, soğuktan çatlamış kanayan elleri çok net anlatılmış zaten. Ama beni asıl sarsan, kalbimi paramparça eden şey Hasan’ın o içerideki psikolojik durumu oldu. Hasan’da çocukluğa, o yaşın getirdiği neşeye dair en ufak hiçbir iz yok. Onun dünyasında oyun oynamak yok, gülmek yok. Sadece sırtına erken yaşta yüklenmiş devasa bir "görev bilinci" ve daha da kötüsü, her saniye içini yutan korkunç bir "kaygı" var. Kendi mide gurultusunu, kendi açlığını çoktan unutmuş; tek derdi evdeki iki küçük kardeşinin o adeta "kuyu gibi yutan mideleri" ve akşam eve boş elle döndüğünde o çocukların gözlerinde karşılaşacağı o "kin dolu bakışlar". Gencecik bir abinin, küçük kardeşlerinin o aç bakışlarını kendi zihninde "kin ve nefret" olarak algılaması, o evdeki sefaletin, açlığın insan ruhundaki o en kutsal sevgi bağlarını bile nasıl zehirleyip zedelediğinin en acı, en korkunç kanıtı bence.
İstasyon binasında, o duran trendeki uzun boyunlu adamın sahnesi ise bence bu öykünün en can alıcı, insanı öfkeden çileden çıkaran yeriydi. Adam Hasan'ın binbir emekle kazandığı o gencecik 5 kuruşunun, ekmek parasının üstüne resmen yatıyor ve tren yavaş yavaş uzaklaşırken pencereden "Hakkını helal et be çocuk!" diye bağırıyor. Bu sahnede içimde bir şeyler koptu resmen. O koca adamın kendi vicdanını orada süslü bir kelimeyle rahatlatma şekli, o küçücük çocuğun elindeki tek somun ekmek parasını çalmasından çok daha ağır, çok daha iğrenç bir ahlaksızlık. Hasan’ın o giden trenin arkasından rayların kenarında öylece bakakalması, uğradığı bu devasa haksızlığı bile oturup analiz edemeyecek kadar yorgun, aç ve uyuşmuş olması... İşte o anlarda ağlamaktan satırları okuyamadım. Bu dünya, ne yazık ki Hasan gibi çocukların sırtından, onların emeğini çalıp uzaktan "helallik" isteyerek yoluna pişpişle devam eden bencil ahlaksızlarla dolu.
Öykünün o kapkara sonunda Hasan’ın o zifiri karanlıkta, tipi altında ve kurt sesleri arasında tek başına kalmasıyla yaşadığı o son panik anı, aslında içindeki o güçlü "hayatta kalma içgüdüsünün" tamamen çöküşüydü. Hasan o ana kadar kardeşleri için adeta bir makine gibi, bir yetişkin gibi tıkır tıkır çalışıyordu. Ama karanlık bastırıp o soğuk bedenini ele geçirince, o devasa yoksulluk ve yalnızlık karşısında birden tüm o sahte maskelerini düşürüp savunmasız, muhtaç bir "çocuğa" dönüştü yeniden. Tipi altında boğulurken "Ana... Ana!" diye çığlık atması, aslında tüm o güçlü durma çabasının altında yatan, o çok erken mahrum kaldığı anne şefkatine duyduğu o son sığınma arayışıydı bence. Ama ne yazık ki o sağır doğa da, o tren pencerelerinden bakan toplum gibi küçük Hasan’a zerre kadar acımıyor. Bu öykü benim için sadece sıradan bir edebiyat metni değil; vicdanımı her hatırladığımda sızlatacak ömürlük bir ağıt oldu resmen. Hasan’ın o karın altında donan küçücük vücudu ile evde onu o açlığın getirdiği "kinle" bekleyen kardeşlerinin o korkusu arasında sıkışıp kaldım. Sabahattin Ali, yoksulluğu asla ajitasyon yapmadan, tam kalbimize saplanan zehirli bir iğne gibi anlatmış. Okurken döktüğüm o yaşlar, aslında bizim toplum olarak Hasan gibi çocuklara karşı ödemediğimiz o büyük borcumuzun sızlayan bir simgesi gibi. Gerçekten çok sarsıcı, çok ağır bir hikaye.
ISITMAK İÇİN
Sabahattin Ali’nin bu öyküsü benim için sadece sıradan bir "fakirlik ve sefalet" hikayesi değil kesinlikle; çok daha derinlerde bir "kayıtsızlık, körleşme ve o çok geç gelen uyanış" hikayesi. Öyküyü okurken kendimi ister istemez o anlatıcı kahramanın yerine koydum ve dürüstçe itiraf etmeliyim ki; onun iç dünyasında hissettiği o "manasız hicap" ve o "miskinlik" hali, aslında modern insanın en büyük, en tehlikeli hastalığı olan "başkasına karşı körleşme"yi o kadar iyi özetliyor ki...
Öykünün başındaki o anlatıcı tipi tam anlamıyla depresif bir uyuşukluk, bir ruhsal felç içinde yaşıyor. Konya’nın o buz gibi soğuk, kerpiç duvarlı odasında adamın ruhu adeta soğuktan donmuş. Kitap okumaktan, sokaktaki kadınlara bakmaktan, hatta hayatın, var olmanın kendisinden bile tamamen vazgeçmiş bir hali var. Hayat alanını o kadar daraltmış, o kadar kabuğuna çekilmiş ki; ev sahibi olan o göçmen Madam’ın onu her gün göz göre göre soymasına, odununu, gazını, ekmeğini gizlice çalmasına bile zerre kadar ses çıkarmıyor. Çünkü biliyor ki ses çıkarmak bir eylem gerektirir, bir değişim, bir hareket ister. O ise sadece kendi köşesinde donmuş bir şekilde "durmak" istiyor. Bu noktada o fukara çamaşırcı kadın, adamın bu uyuşmuş, bu ölü evrenine aniden giren sarsıcı bir dış uyarıcı gibi kırıyor kapıyı.
Kadını o çocukla birlikte kapıda ilk gördüğünde kahramanın hiç düşünmeden verdiği o bencilce "Yok!" cevabı, aslında içindeki bir kötülükten ziyade korkunç bir korku refleksi bence. Psikolojik olarak, bir insanın gözünün önündeki çıplak acısına, trajedisine şahit olmak; o acının sorumluluğunu da otomatik olarak kendi omuzlarına almak demektir çünkü. Anlatıcı, "Rahatımın kaçacağından korkarak bir sersemlik zırhının içine saklanmıştım" derken insan psikolojisinin o en bencil yerini harika özetliyor aslında. İnsan zihni, kendi konforunu bozacak, kaldıramayacağı o ağır trajedileri görmezden gelmek için bazen kendini bile bile aptallaştırır, kafasını kuma gömer. Ama kapıyı kapatıp o "Yok!" dedikten birkaç saniye sonra içindeki o sızıyı susturamayıp geri dönmesi ve kadının arkasından "Yarından sonra uğra hele" diye seslenmesi, vicdanın o sahte konfor zırhını ilk kez delip geçtiği o muazzam an işte.
Öykünün finalindeki o sahne ise... Kadının o buz kesmiş odada küçücük çocuğunu birazcık olsun ısıtabilmek için ona deliler gibi sarılması, ama aslında kendisinin de içeride ısınacak ne tek bir odununun ne de dermanının olmaması tam bir çaresizlik paradoksu. Çocuğun o son nefesinde annesine "Daha sıkı sarıl ana, içim çekiliyor" demesi, aslında ölümün, o soğuğun yavaş yavaş o küçük vücuda girişinin, hayattan kopuşun edebiyat tarihindeki o en sessiz ama en dehşet verici anlatımı bence. Kadının, o evde günlerce ölü çocuğuyla koyun koyuna sarılıp öylece yatması, bir annenin o acıyı kabullenememe, delirip inkar etme evresi mi; yoksa bu dünyada gidecek hiçbir yerinin, sığınacak tek bir kimsesinin olmayışının getirdiği o çaresiz tevekkül mü? Bence ikisinin de en acı karışımı. O küçük odadaki o zifiri karanlık, sadece bir gaz lambasının eksikliği değil aslında; toplumun, komşunun, bakkalın, yani o "ötekinin" insanlığının yokluğu...
Anlatıcının o odayı görüp en sonunda dayanamayarak sokağa fırlayıp deliler gibi koşmaya başlaması, o uyuşmuş, o donmuş ruhunun nihayet o uykudan uyanışıdır. Ama ne yazık ki bu uyanış çok geç kalmış, telafisi olmayan acı dolu bir uyanış. Koşarken gözyaşlarının rüzgarda kasabanın tozuyla karışıp yüzünde donması, içini yakan o vicdan azabının bedensel olarak somutlaşmış hali gibi resmen. Sabahattin Ali bize bu metinle "Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır; hiç olmazsa bir tek sözü" diyerek hayattaki en büyük insanlık dersini veriyor aslında. Bu öykü, bizi kendi o sıcak, konforlu uyuşukluğumuzdan saçımızdan tutup sarsıyor ve yüzümüze aynen şunu fısıldıyor: "Gözlerini kapatınca dışarıdaki dünya yok olmuyor çocuk; sadece sen o dünyanın, o insanlığın dışında kalıyorsun." Gerçekten insanı kendi içindeki o küçük, o sığ hesaplarla yüzleştiren, bittikten sonra insanın kendi sıcak odasından, yatağından utanmasına neden olan çok büyük bir öyküydü.
UYKU
Sabahattin Ali’nin bu öyküsünü okurken kendimi o her yeri dökülen, sarsıntılı kamyonun içinde, o şoförün hemen yanı başında, her an bir uçuruma devrilecekmişiz gibi korkunç bir tetikte olma haliyle buldum. Öyküde benim en çok dikkatimi çeken ve beni geren şey; karakterlerin o "uyku ile uyanıklık" arasındaki o incecik çizgide canlarını ortaya koyarak verdikleri o psikolojik savaş oldu. Şoför, üç gündür gözünü kırpmamış olmanın getirdiği o korkunç fiziksel yıkımla boğuşurken; aslında bir yandan da evdeki ekmek parası uğruna hem kendi canını hem de arkadaki o masum yolcuların güvenliğini resmen kumar masasına yatırıyor. Onun yol boyunca yanındakilere sürekli "beş dakika uyuyuvereyim kurban olayım" diye çaresizce yalvarması, insanın en temel biyolojik ihtiyacının bile yoksulluk karşısında nasıl lüks bir ödül haline gelebileceğini çok net gösteriyor bize.
Muavin Rahmi ise öykünün psikolojik olarak en ilginç ve okurken insanı biraz da sinir eden karakteriydi bence. O tozun, motor yağının ve pasın içine batmış haliyle, patronunun o uykusuzluktan ölme halini bir alay, bir mizah konusu haline getirmesi, aslında onun o zor hayata karşı geliştirdiği gizli bir savunma mekanizması gibi. Yol boyunca sürekli "Tamam usta! Uyan usta!" diye avazı çıktığı kadar bağırarak şoförü zorla uyanık tutmaya çalışırken, aslında içinde bulundukları o ölümcül tehlikenin vahametini mizahla, şakayla maskelemeye çalışıyor çocuk. "Şeker çuvalları ensenize inerdi valla" derkenki o gamsızlığı, o rahatlığı; aslında her gün ölümle burun buruna, o yollarda yaşayan taşra insanlarının geliştirdiği bir tür duygusal nasırlaşma, bir hayatta kalma zırhı sanki.
Öykünün anlatıcısı ve yanındaki arkadaşı olan o şehirli "münevver" yolcuların psikolojisi ise tam anlamıyla nefis bir vicdan ve can korkusu çatışması bence. Bir yandan direksiyon başında eriyen o zavallı şoföre içten içe acıyorlar, üzülüyorlar; ama diğer yandan kendi can güvenlikleri, o menzile sağ salim varmak için adama adeta işkence eder gibi, yüzüne sular çarparak onu zorla uykusuz bırakıyorlar bencilce. Anlatıcının yolun sonunda şoföre hakkını, parayı uzatırken adamın parayı bile elinde tutamayacak, parmaklarını sıkamayacak kadar bitkin olması; paranın o anki o mutlak anlamsızlığını ve yorgunluğun dünyadaki her türlü maddi değerin önüne nasıl geçebileceğini harika özetliyor. Kamyonun arkasındaki o "ne idüğü belirsiz" diye kestirilen kadınların ve muavin Rahmi’nin, o sert şeker çuvallarının üzerinde sarsıntıya rağmen ölü gibi uyuması; kamyonun bir noktada canlı bir mahluk gibi stop edip "uykuya dalması" aslında o dönemin toplumsal yorgunluğunun çok güçlü birer simgesi gibi. Öykünün sonunda anlatıcının kamyon durur durmaz arkasına bile bakmadan hemen şehre doğru kaçar gibi uzaklaşması, sadece o fiziksel tehlikeden değil; o kamyonun kabininde şahit olduğu o ağır, o tozlu gerçeklikten ve o gizli vicdan azabından da bir kaçış bence. Sabahattin Ali, küçücük bir kamyon kabininin içine koca bir sınıf çatışmasını ve insanın hayatta kalma güdüsüyle vicdanı arasındaki o tozlu mücadeleyi sığdırmayı başarmış yine. Bitirdiğimde ben de o şoför gibi derin bir uykuya dalıp her şeyi unutmak istedim, o kadar gerçek, o kadar içimize işleyen bir anlatıydı.
SELAM
Bu öyküyü okurken, aslında satırlar arasında iki tamamen farklı "kaçış" hikayesinin birbiriyle çarpışmasına şahit oldum. Bir yanda anlatıcının, yani bizim, o modern şehir hayatının "ince, bencil hesaplarından" ve monotonluğundan güya kaçmak için İznik Gölü’ne doğru yaptığı o yarım yamalak, o ilk zorlukta pişmanlıkla sonuçlanan sahte serseriliği var; diğer yanda ise berber Yusuf’un hayattaki her şeyini, dükkanını, çoluğunu çocuğunu tek bir saniyede elinin tersiyle itip sadece uzaklardan gelen bir "selam"ın peşinden giden o devasa, o içini yakan gerçek kaçışı... Anlatıcının psikolojisi tam anlamıyla konforlu modern insan portresini çok iyi çiziyor aslında: Bir anlık edebi hevesle, macera dürtüsüyle yolunu değiştiriyor ama karşısına çıkan ilk gerçek zorlukta (bataklıkta yürümek, handaki kötü yemekler, uykusuz geceler) hemen "Bende sahiden akıl yok yahu" diyerek kendine kızmaya, o yola çıkarken yaptığı o güya “kahramanlığı” anında küçümsemeye başlıyor. Bu, aslında konfor alanına göbeğinden bağlı, ruhu şehirde biraz kütleşmiş aydın insanının trajedisinden başka bir şey değil. Kendi hayatındaki o küçük sapmaları, gecikmeleri "büyük bir fedakarlık" sanıyor ama aslında zihni hâlâ o mermer masalardaki bayat gazetelerin, o bencil şehir hesaplarının arasında sıkışıp kalmış durumda.
Öykünün asıl kalbi, o devasa merkezi olan berber Yusuf’un hikayesi ise tam anlamıyla felsefi bir "geç kalmış uyanış" veya psikolojik bir "cinnet" hali bence. Kırk yaşına kadar dükkanıyla, ailesiyle, çoluk çocuğuyla son derece sıradan, düz bir taşra hayatı süren bu adamın, kasabaya gelen o derme çatma kumpanya kızıyla yaşadığı o platonik, o tamamen sessiz fırtına aslında bastırılmış, yaşanmamış bir ömrün bir anda yeryüzüne fırlayan patlamasıdır. Yusuf’un o dükkanda akşama kadar saz çalması, kızla dükkanın önünden geçerken sadece bakışması aslında sıradan bir fiziksel, cinsel arzudan ziyade; hayatı boyunca o bozkırda hiç tatmadığı bir "estetiğe", "fark edilmeye" ve "başka bir dünya ihtimaline" duyduğu o ruhsal açlığın en büyük göstergesi. Berber arkadaşının anlattığına göre "eli daha eline değmemiş" ama adamın ruhu o kadının hayaliyle içeriden cayır cayır yanmış bir kere. Kumpanya kasabadan gidince Yusuf’un önce bir mum gibi içine dönüp sönmesi, sonra o kızdan aylar sonra gelen o meşhur "selam"ı aldığı an her şeyi; dükkanını, çocuklarını, yirmi beş yıllık emeğini öylece arkasında bırakıp yollara düşmesi, rasyonel bir akılla, mantıkla asla açıklanamaz. Bu, bir insanın kendi varlığını bu dünyada anlamlı kılan o tek bir kıvılcım, o tek bir selam uğruna, toplumun ona biçtiği tüm sahte kimlikleri tek bir saniyede tamamen imha etmesidir. Kadından gelen o haber üzerine "Selamını aldım, gayrı buralarda duramam" deyişi, o selamın onun için sıradan bir kelime değil, bir "çağrı", bu dünyadaki tek "varoluş sebebi" haline geldiğini gösteriyor bize.
Öykünün sonundaki o dükkandaki diğer berber arkadaşın tavrı da aslında müthiş bir toplumsal ve psikolojik tespittir. Can dostunun, arkadaşının bu ani gidişine içten içe samimiyetle üzülürken; bir yandan da laf arasında "Müşterisi de tamamen bana kaldı hani, çocuklarının nafakası da artık boynumuza borçtur" diyerek durumu anında rasyonalize etmesi, hayatın o arkada kalanlar için ne kadar acımasız, ne kadar pratik ve düz bir işleyişe sahip olduğunu çok net gösteriyor. Anlatıcı ise öykünün sonunda otobüse binerken, uzaktan gördüğü o Yusuf’tan ve onun o uzaktaki kel, saçsız başından içi sızlayarak büyük bir utanma duygusuyla baş başa kalıyor. Neden mi? Çünkü kendisi o otobüste 5 kuruşluk biletin ya da bir gecelik otel konforunun ince hesabını yaparken; berber Yusuf, sadece uzaktan gelen kuru bir selam için tüm dünyayı, malı mülkü elinin tersiyle itebilecek kadar özgürleşmiştir. Bu öykü bana, bizim bu hayatta "çok mühim, çok vazgeçilmez" dediğimiz o kurulu düzenlerimizin aslında ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve insanın kalbinin en kuytu, en karanlık köşesinde her zaman bir yerlerden gelecek bir "selam" bekleyen o vahşi, o hesapsız tarafın uyuduğunu çok iyi hatırlattı. Yusuf’un o saçsız başındaki o büyük, o çılgın cesaret, bizim o şehirli "münevver" korkaklığımıza verilmiş en güzel, en asil cevaptı sanırım. Yusuf, benden de sana selam olsun o uzak yollarda!
BİR MESLEĞİN BAŞLANGICI
Bu öyküde tamamen akademik, folklor araştırması bahanesiyle çıkılan sıradan bir taşra yolculuğunun; nasıl olup da bir insanın o hüzünlü, o çamura batmış yaşam öyküsüyle yüzleşmeye dönüştüğünü görmek beni acayip etkiledi. Sabahattin Ali’nin bu öyküsünde beni en çok vuran, içimi acıtan şey; Koca Recep karakterinin o dışarıdan bakınca "nur yüzlü, mahalle imamı vakarındaki" o asil görüntüsüyle, aslında geceleri yaptığı o karanlık iş arasındaki o müthiş, o korkunç çelişki oldu. Öykünün daha en başındaki o kirli, o rutubetli otel odası ve "Palas" bozması o derme çatma mekan tasvirleri, aslında Anadolu’nun o dönemki o amansız mahrumiyetini ve taşra insanının sığındığı o "eğlence" anlayışının ne kadar acınası, ne kadar derme çatma olduğunu çok iyi hissettiriyor okuyucuya. Psikolojik açıdan baktığımızda, anlatıcının ve yanındaki aydın arkadaşının Recep Ağa’ya karşı içlerinde duydukları o karmaşık hisler (yani o merak, hayret ve alttan alta hissettikleri o hafif küçümseme duygusu), aslında şehirli aydının taşra gerçeğiyle ilk yüzleştiği andaki o şaşkınlığını, o yabancılığını aynalıyor bize.
Recep Ağa’nın kahve masasında kendi hikayesini anlatırken kullandığı o son derece sakin, o her şeyi kabullenmiş duru dil ise tam anlamıyla trajik bir "toplumsal sürüklenme" örneği bence. Bir zamanlar o topraklarda *"hatırı sayılan, sözü geçen mert bir kabadayı"*yken; sadece arkadaş hatırı, o racon ve "eyvallah" diyerek başladığı bu süreçte, hayatın onu adım adım nasıl bir "kadın tellalı"na, o oturak alemlerinin kirli düzenleyicisine dönüştürdüğünü anlatması o kadar trajik ki... Burada bir insanın karakterindeki o yavaş yavaş gerçekleşen "kimlik erozyonu"nu çok net görüyorsunuz; Recep Ağa aslında özünde kötü, ahlaksız bir adam olduğu için değil; tam aksine sahip olduğu o "zorlu, sözünün eri kabadayı" imajını çevresine karşı ne pahasına olursa olsun korumak ve o mahallenin beklentilerini karşılamak adına fark etmeden yavaş yavaş bu çamurun içine batmış, oradan bir daha çıkamamış.
Öyküdeki o aleme getirilen kadınların durumu da bir o kadar sarsıcı, iç parçalayıcı; yüzlerindeki o hastalıktan kalan "gümüş mecidiye büyüklüğünde kırmızı damgalar" ve o buruşuk boyunlarıyla aslında her biri hayatın erken yaşta hırpaladığı birer canlı enkaz gibiler. Ama o mekana geçip şarkı söylemeye başladıklarındaki o seslerindeki "tatlı çatlaklık" ve o derinden gelen hüzün, aslında ruhlarındaki o iyileşmez yarayı dışarı fırlatıyor resmen. Yanındaki şehirli arkadaşının ise bu kadınların o acınası halinden, o türkülerden tamamen mekanik bir şekilde "folklorik veriler, bilimsel notlar" toplamaya çalışması; aslında bir insanın çıplak acısından, trajedisinden kendine "bilim" çıkarmaya çalışmanın o soğuk, o kibirli ironisini barındırıyor içinde. Recep Ağa’nın öykünün finalindeki o her şeyi özetleyen "Sonrası işte gördüğün gibi olduk!" cümlesi, bir insanın kendi düşüşünü, kendi çürümesini ne kadar berrak, ne kadar çıplak bir zihinle gördüğünün en acı kanıtı bence. O, geceleri yaptığı bu işin ahlaki ağırlığının, kirinin sonuna kadar farkında; ama hayat onu öyle bir geri dönülmez noktaya getirmiş ki, bu ağır yükü hala o eski kabadayılıktan kalan sahte bir haysiyet maskesiyle, dik durarak taşımaya çalışıyor çaresizce. Gecenin o zifiri karanlığında işi bittikten sonra omuzları dik, başı önde sessizce evine doğru yürüyüp gidişi, bana "insan bu hayatta ne kadar dibe vurursa vursun, kendi trajedisini bile bir gurur meselesi haline getirebilir" dedirtti içten içe. Sabahattin Ali yine insanın o en karanlık, yüz çevrilen köşelerine muazzam bir ışık tutmuş; öykü bittikten sonra uzun süre pencereden yıldızlara bakıp Recep Ağa’nın o nur yüzünü ve düştüğü o çamuru düşündüm durdum.
BİR KOFERANS
Sabahattin Ali'nin bu öyküsünü okuduğumda, sayfaları yüzümde o çok tanıdık, acı bir trajikomik tebessümle çevirdim resmen. Bir yanda tepeden tırnağa büyük ideallerle dolu ama halkın gerçekliğinden tamamen kopuk, fildişi kulelerinden konuşan şehirli aydınlar; diğer yanda ise hayatta kalmanın o pratik, o çıplak gerçeğiyle yoğrulmuş, sabahtan akşama kadar tarlada didinen, sabırlı ama içten içe bu şehirlilerle acayip dalga geçen o uyanık köylüler...
Bu öyküde beni okurken en çok sarsan, düşündüren şey; o eğitimli şehirli kesim ile köylü arasında yüzyıllardır kapanmayan o devasa "iletişim uçurumu" oldu. Öykünün hemen başındaki o golf pantolonlu, şık kıyafetli, boyunlarında pahalı fotoğraf makineleri olan o kalabalık aydın grubunun köye o cafcaflı girişi; aslında bir yardım ya da eğitim ziyaretinden ziyade, adeta uzak bir Afrika kabilesine yapılan safari ya da "antropoloji gezisi" gibi eğreti duruyor o kerpiç evlerin arasında. Psikolojik açıdan satır aralarına baktığımızda; köy okulunun o dökülen sıvaları, harabeliği için maarif müdürü ve müfettişlerin suçu hemen hiç düşünmeden "müteahhide" atıp sıyrılmaya çalışmaları, aslında sorumluluğu sürekli kendi üzerlerinden dışarıya fırlatma ve kendi yetersizliklerini bürokrasiyle örtbas etme çabasının tipik bir örneği.
Ancak öyküdeki asıl büyük mizah ve trajedi, o kürsüye çıkan "iktisatçı" karakterinde düğümleniyor tamamen. Bu adam, kendi üniversite kürsüsünde öğrendiği o ağdalı, o yabancı akademik terimleri (istihsal, istihlak, ekonomik bünye, rasyonelleşme gibi) karşısındaki okuma yazma bilmeyen köylüye hararetle anlatırken; aslında oradaki insanlara zerre kadar faydalı olmak niyetinde değil bence. O an tek yaptığı, o kürsüde kendi egosunu tatmin etmek ve ne kadar bilgili olduğunu oradaki garibanlara gösterip kendi narsizmini beslemek. O an kendini "büyük bir ilim denizine" daldığını sanırken, aslında karşısındaki o nasırlı ellerin, o insanların çıplak gerçekliğinden, derdinden tamamen kopuk bir dünyada uçuyor. Konferans bittiğinde köylülerin sırf nezaketten "anladık beyim, çok güzel anlattın" diyerek baş sallamasını kendi muazzam başarısı sanması ise, tam anlamıyla o aydın sınıfının yaşadığı o derin onaylanma ihtiyacının ve narsistik körlüğün en net örneği.
Öykünün asıl o vurucu ve müthiş bir "psikolojik çözümleme" barındıran yeri ise o finaldeki muazzam ironide saklı işte. Köylülerin o uzun, sıkıcı konferans boyunca hiç bozmadan inatla "anladık" diyerek baş sallayıp durmaları, aslında insan psikolojisindeki müthiş bir "pasif-agresif savunma mekanizması". Köylü, karşısındaki o süslü "beyefendi"nin kendisini hiçbir zaman gerçekten anlamayacağını, dinlemeyeceğini hayat tecrübesiyle o kadar iyi kanıksamış ki; onunla boş yere tartışmaya girmek, "yahu biz bunu anlamadık" diyerek o sıkıcı süreci daha da uzatmak yerine, o sahte nezaket maskesini takıp bir an önce adamı alkışlayıp kurtulmayı seçiyor zekice. Finalde köylülerin kendi aralarında fısıldaştığı o "Aman anlamadık diyelim de adam bir daha en baştan mı anlatsın, anladık deyin gitsin!" cümlesi, köylünün aslında o kürsüdeki koskoca iktisatçıdan çok daha "uyanık", çok daha stratejik ve hayata dair akıllıca düşündüğünü kapak gibi gösteriyor bize. Onlar için bu konferans, tarlaya dönmeden önce bir an önce bitmesi, usulen yerine getirilmesi gereken sıkıcı bir "şehirlilik töreni", bir formalite sadece. Aradaki o meşhur, ömründe köy görmemiş ama "köycülük tahsili" yapmış o Paraguay yolcusu aydın figürü de bu samimiyetsizliğin, bu tiyatronun adeta tuzu biberi gibi oturuyor metne. Sabahattin Ali, bize "halkçılık" yaparken halkın çıplak dilini, derdini bilmemenin; yukarıdan empati kurmadan bilgi dayatmanın bu topraklarda ne kadar gülünç, ne kadar boş ve havada kalan bir çaba olduğunu tokat gibi çarpmış yüzümüze. Okurken hem o iktisatçının o zavallı, o sahte özgüvenine acıdım içten içe; hem de o köylünün o bitmek bilmeyen, o aydını "idare etme" sabrına ve zekasına bir kez daha hayran kaldım.
YENİ DÜNYA
Sabahattin Ali’nin "Yeni Dünya" öyküsünü bitirip kapağını kapattığımda, boğazımda gerçekten günlerce geçmeyecek kocaman, buz gibi bir yumru oluştu. Kitaba ismini veren bu öykü, yazarın tüm külliyatında neden bu kadar sarsıcı, neden bu kadar özel ve zamansız bir yerde durduğunu daha o ilk satırlardan itibaren ruhunuza üfleyerek hissettiriyor bize.
Bu öykü, sadece düğünlerde çalgı çalan insanların basit bir geçim hikayesi kesinlikle değil; bir insanın gözümüzün önünde adım adım eriyişi, o "tükenişi" ve ne pahasına olursa olsun bırakmak istemediği o son "itibar savaşı" üzerine yazılmış muazzam, devasa bir psikolojik dramdır. Öyküde asıl odağımız olan o emektar Yeni Dünya karakteri, mesleki rekabetin ve o ciğerlerini bitiren fiziksel çöküşün tam ortasında, aslında korkunç bir psikolojik hayatta kalma mücadelesi veriyor. Onun o dilsiz, o sıska ve hastalıklı haliyle; köye yeni gelen o tombul, diri, genç ve tüm düğün ahalisinin peşinden koştuğu "şöhretli" Deli Emine ile girdiği o sessiz, o amansız müsabaka aslında sadece sıradan bir raks, bir oyun değil bence. Toplumdaki o bugüne kadar tırnaklarıyla kazandığı yerini, bu hayattaki tek "var olma" nedenini ve saygınlığını kaybetmeme, unutulmama çabası. Psikolojik açıdan Yeni Dünya’nın o içerideki dünyasını incelediğimizde; o hırçınlığının, öfkesinin ve ciğerlerinden kan getiren o öksürük krizlerine rağmen kendini inatla o sahneye, o tozun toprağın ortasına fırlatmasının temelinde, çok güçlü bir "mesleki haysiyet" ve o korkunç "unutulup bir kenara atılma korkusu" yattığını çok net görüyoruz. "Bu zanaata, bu yola girdiysen ne olursa olsun oynayacaksın, sahneyi bırakmayacaksın" düsturu, onun için adeta bir yaşam felsefesi haline gelmiş; bedeninin o iflas edişini, ruhunun o son gururuyla, o asil inadıyla dizginlemeye çalışıyor kadın. Deli Emine’nin o parayı kapmak için her şeyi mubah gören, butlarını, gerdanını erkeklere göstererek ucuz dikkat çeken o pragmatik, o arsız tavrı karşısında; bizim Yeni Dünya’nın o saygınlığını korumak için "canını dişine takarak", ciğerleri patlayana kadar sahnede fırıl fırıl dönmesi, aslında birazdan ölümüyle sonuçlanacak olan o son trajik dansın o en hüzünlü önsözü gibi...
Öykünün diğer tarafında ise, o rakı masalarında oturan şehirli efendilerin, o takım elbiseli aydınların ve düğün sahibi Yakup Ağa’nın sergilediği o korkunç "duygusal körlük" ve insanı bir meta gibi görme, o "nesneleştirme" tutumu insanı okurken dehşete düşürüyor, içini ürpertiyor. Şehirli aydınların masada koca koca laflarla memleketin, köyün büyük sorunlarını, siyaseti konuşup ahkam keserken; bir yandan da karşılarında raks eden o kadınları sadece birer "eğlence aracı", et parçası olarak görmeleri, aslında toplumsal sınıflar arasındaki o riyakar empati yoksunluğunu o kadar çıplak tokat gibi çarpıyor ki yüzümüze... Yeni Dünya orada bir köşede, o karanlıkta ağzından pıhtı pıhtı kan kusarak can çekişirken; Deli Emine’nin hiçbir şey olmamış gibi rakı masalarında paraları toplayıp şenlik yapması ve düğün sahibinin tek derdinin sadece "aman misafirlere karşı mahcup olmayalım, düğünümüz yarıda kalmasın" diye düşünmesi, insanın değerinin bu kapitalist, bu bencil dünyada sadece "işe yararlığı" ile ölçüldüğü o acımasız, o vahşi sistemi simgeliyor resmen. Öykünün o insanı darmadağın eden finalinde; Yeni Dünya’nın cansız bedeninin sıradan eski bir kilime sarılıp, içi neşeli çocuklarla dolu bir pazar arabasının bir köşesine öylece fırlatılması ve köy yolunda o araba sarsıldıkça kadının cansız başının o soğuk tahtalara "vura vura", herkes tarafından çoktan "unutuverilmiş" sıradan bir cenaze olarak kasabaya geri taşınması... İşte burası, öykünün başındaki o görkemli, o neşeli davul zurna seslerinin aslında ne kadar boş, ne kadar sahte ve acımasız olduğunu gösteren o en somut psikolojik yıkım anı bence. Sabahattin Ali, bu muazzam öyküyle bize bir insanın son nefesine, son saniyesine kadar bu hayatta "bir şey" olmaya, onurunu korumaya çalışırken; o kokuşmuş sistemin ve insanların işi bittiği an onu nasıl değersiz bir "hiç" olarak bir kenara fırlatıp attığını yüzümüze çok sert vuruyor. Okurken Yeni Dünya'nın o eski yeşil hırkası içindeki o çaresiz titremesi, o son bakışı inan bana benim de içimi, ruhumu buz gibi üşüttü.
İKİ KADIN
Sabahattin Ali’nin bu öyküsü, bir insanın ölüm döşeğinin, can çekiştiği o yatağın başında bile bitmek bilmeyen o korkunç "maddi kaygı", para hırsı ve yaşam mücadelesi üzerine kurulmuş müthiş, ders niteliğinde bir psikolojik tahlil aslında. Öykünün merkezindeki o zengin köylü Kerim Ağa karakteri, hayatı boyunca tırnaklarıyla biriktirdiği o üç beş kuruş parayı, altını kendi canından, sağlığından, hatta o son nefesindeki o kutsal huzurundan bile katbekat üstün tutan o hastalıklı, o marazi cimriliğin yeryüzündeki en net simgesi gibi duruyor. Öykünün hemen başında yatakta can çekişirken bile kendi rahatı, konforu yerine "aman kirlenir, eskimeye görsün" diye o güzelim yumuşak yün döşekte yatmayı reddedip sert yerde yatması; ölürken, nefesi boğazında hırıldarken bile dışarıdan gelen o vişne parasının, üç kuruşun hesabını yapmaya çalışması, aslında onun hayata dair tutunduğu tek dalın, tek bağın sadece o hastalıklı "mülkiyet" duygusu olduğunu çok acı gösteriyor bize. Psikolojik açıdan incelediğimizde Kerim Ağa, o biriktirdiği paraları dünyadaki tek "güç ve varlık kanıtı" olarak kodlamış zihninde; öyle ki bu parayı birazdan ölüp mezara götüremeyeceğini, orada hiçbir işe yaramayacağını adı gibi bildiği halde, sırf kimseye yar olmasın bencilce kıskançlığıyla paraların saklı olduğu yeri karısına bile söylemiyor; adeta o gizli parasıyla, altınlarıyla birlikte yok olmayı, o karanlığa gömülmeyi seçiyor büyük bir hırsla. Onun o son andaki inatçı sessizliği, aslında hayatı boyunca etrafındaki kendi ailesine, karısına bile ne kadar büyük bir güvensizlik duyduğunun ve o ömür boyu kendi elleriyle ördüğü o amansız yalnızlığının son ve en sert dışavurumu bence.
Asıl sarsıcı, insanı hayretler içinde bırakan yer ise o evdeki iki kadının; yani kırk yıllık karısı Hacer ile evdeki o diğer genç kadın Esma’nın, Kerim Ağa’nın o son nefesini verdiği o ölüm anıyla birlikte geçirdikleri o ani, o korkunç "karakter dönüşümü" oldu. Kerim Ağa yatakta can çekişirken, hırıldarken odada hissettikleri o dini, o insani ölüm korkusu; adamın gözleri tamamen kapanıp öldüğü an, saniyeler içinde yerini vahşi, gözü dönmüş bir hazine avına, bir para çılgınlığına bırakıyor bir anda. Hacer kadının kırk yıllık o kahrın, emeğin karşılığını adamın cesedinin altındaki o uçkur düğümünü çözüp cüzdanı ararken sergilediği o soğukkanlılık; diğer taraftan Esma’nın ise evde nikahsız olmanın getirdiği o gelecek kaygısıyla, o yoksulluk korkusuyla deliler gibi odadaki sandıkları patlatıp paranın peşine düşmesi, yoksulluğun ve parasızlığın insan onurunu, ahlakını içeriden nasıl canlı canlı kemirdiğini o kadar çıplak gösteriyor ki... Adamın odadaki cesedi daha buz gibi soğumadan, gözleri bile tam kapanmadan iki kadının hemen alt kata inip, kileri açıp o zamana kadar Kerim Ağa'nın cimrilikten onlara koklattırmadığı o yiyecekleri tıka basa, vahşice yemeye başlamaları; aslında içeride yıllarca bastırılmış o büyük bir açlığın, o mahrumiyetin ve ezilmişliğin çok korkunç bir "patlama anı". Ocağın alevleri önünde, yukarıda ceset dururken hararetle hamur açıp şerbetler içmeleri, bir yas tutma, bir üzüntü hali kesinlikle değil; onlar için adeta bir zindandan kurtuluşun, o gardiyanın ölümünün kutlaması gibi bir tür ayin... Finalde ise işleri bittikten sonra kapının önüne çıkıp kasaba ahalisine karşı "Ah ağam, dünyasına doymadan gitti garibim!" diye timsah gözyaşları döküp sahte çığlıklar atmaları, toplumdaki o ahlak maskelerinin, o sahte yüzlerin ne kadar ikiyüzlü, ne kadar mide bulandırıcı olabileceğini tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Bu öykü bana, sevginin, şefkatin ve o sıcak aile bağlarının yerini paranın, mülkiyet hırsının aldığı bir evde; ölümün bile kutsal bir vedadan ziyade, sadece çirkin bir "paylaşım kavgası"ndan, bir ganimet yağmasından ibaret olduğunu çok acı bir şekilde gösterdi. Bitirdiğimde, o kerpiç evden dışarıya, sokağa yükselen o sahte, o riyakar ağlama sesleri uzun süre kulağımda bir uğultu gibi çınladı durdu.
SULFATA
Sulfata öyküsü benim için sadece sıradan bir taşra bürokrasisi ya da sağlık sistemi eleştirisi kesinlikle değil; bir insanın bir başka insana olan o sağır körlüğünün, o okumuş kesimin fukaraya karşı sergilediği o korkunç "empati yoksunluğunun" çok sarsıcı bir hikayesi. Öyküde adeta iki tamamen zıt, birbirini asla anlamayacak kutup var karşımızda: Bir yanda hayatını o dağ başında tırnaklarıyla kazıyarak, kayaları kırarak kendine küçük bir cennet kurmaya çalışan, kalbindeki o tertemiz, o kocaman sevdayla karısı Aliye’ye bağlı olan o fukara köylü Mustafa; diğer yanda ise o aldığı bilimin, diplomanın ve devletin ona verdiği makamın arkasına korkakça saklanıp içindeki insanlığı çoktan unutmuş o kasabanın "kaytan bıyıklı" hükümet doktoru...
Mustafa’nın iç dünyasını, psikolojisini incelediğimizde karşımıza tam anlamıyla muazzam bir "yapıcı çaresizlik" örneği çıkıyor aslında. Askerliğini yapmış, gelmiş, köydeki babasının o sığ düzenine baş kaldırıp dik durmuş ve sırf sevdiği kadınla mutlu olabilmek için o dağ başında kerpiçten, çamurdan kendi elleriyle küçücük, temiz bir yuva kurmuş mert bir çocuk. Onun Aliye’ye olan o bağlılığı, o sevgisi o kadar saf, o kadar sarsılmaz ki... Hastane kapısında çaresizce beklerken yanındakilere "Bu Aliye gittikten sonra, o öldükten sonra ben o dağ başındaki tarlayı, zeytinleri n’ideyim be ağam, neye yarar?" derken aslında hayatının tüm anlamının, tüm yaşama sevincinin o sıtmadan tir tir titreyen cılız kadının tek bir nefesinde saklı olduğunu anlıyorsunuz. Mustafa, o kasaba elitlerinin, o okumuşların gözünde her zaman "hödük, cahil ve devleti dolandırmaya çalışan bir yalancı" olarak kodlanıp aşağılanırken; aslında kalbindeki o asaletle, o temiz ruhuyla o masasında oturan doktordan bin kat daha insani, bin kat daha asil bir yerde duruyor. Karısı iyileşsin, devlet ona bir kutu sıtma ilacı (sulfata) versin diye günlerce o hastane kapılarında, o soğuk taşlarda yatıp kalkması, onun içindeki o ilkel ama dünyanın en asil o koruma içgüdüsünü çok net gösteriyor bize.
Doktorun psikolojisi ise tam anlamıyla ders kitaplarına girecek bir "mesleki yabancılaşma" ve o burjuva aydınının köylüye karşı sergilediği o "üstenci körlük" vakası. O sırtındaki beyaz gömleğin, yüzündeki o havalı gözlüğün arkasında, kapısına gelen her fakir köylüyü peşinen sadece "devletten bedava sulfata koparmaya çalışan birer düzenbaz, birer yalancı" olarak kodlamış kafasında. Aldığı o bilimi, tıbbı insanı iyileştirmek, bir canı kurtarmak için değil; o fukara insanları kapısından kovmak, onları sistemin dışına itmek için soğuk bir kalkan gibi kullanıyor acizce. Yatakta sıtmanın ateşinden cayır cayır yanan, eriyen Aliye’nin o gözle görülür ölümcül halini tamamen görmezden gelip; elindeki kağıda bakarak "Kan muayenesine baktık işte, laboratuvarda kanı temiz çıktı adamı hasta etmeyin!" diyerek o katı teknik verileri insan gerçeğinin önüne koyması, bilimin merhametsiz ellerde ne kadar tehlikeli, nasıl bir zulüm aracına dönüşebileceğinin en korkunç kanıtı bence. Doktorun akşam kasaba kulübünde rakısını yudumlayıp sarhoş olduktan sonra kapıda ilacı bekleyen Mustafa’yı herkesin içinde avazı çıktığı kadar azarlayıp kovması; aslında kendi hayatındaki o gizli mutsuzluğunu, o taşradaki tatminsizliğini ve ezikliğini, karşısında sesini çıkaramayacak o fukara, o sessiz insanlardan çıkardığının çok net bir göstergesi gibi.
Öykünün o finalindeki o meşhur cam parçası sahnesinde ise inan bana içimde bir şeyler koptu, her şey darmadağın oldu o an. Anlatıcının (yani aslında o an bizim) tamamen iyi niyetle Mustafa’nın cebine koyduğu, laboratuvardaki o kan tüpünün o küçük cam parçası; Mustafa’nın o hastane kapısında elinde kalan o son umut kırıntısıydı aslında. Doktorun o camı da görür görmez anında yeni bir "dalavere, yeni bir köylü kurnazlığı" olarak yaftalayıp Mustafa'yı jandarmayla yaka paça dışarı attırması, Mustafa’nın hayata ve insana dair içindeki o son bağı da orada tamamen kopardı işte. Mustafa’nın o hastane bahçesine fırlatıldığında elindeki o son umudu, o cam parçasını hırsla yere fırlatıp çalması ve o hınçla, o büyük acıyla kırıkların üzerine çıplak ayaklarıyla basarak yürüyüp gitmesi... Aslında o an ayağına batan o camların verdiği fiziksel acının, ruhundaki o devasa adaletsizliğin, o haksızlığın verdiği acının yanında zerre kadar bir şey ifade etmediğini gösteriyor bize. O an Mustafa orada sadece küçük bir cam parçasını yere çalmadı; devlete, o soğuk sisteme ve o "okumuş, büyük adamlara" dair içinde beslediği tüm o insani güveni tek bir hamlede kırdı attı. Sonuç olarak; Sabahattin Ali bize yine o can acıtan gerçeği gösteriyor: Merhametin, vicdanın olmadığı yerde bilim de diploma da sadece soğuk birer zulüm aracına dönüşür. Mustafa’nın o dağ başında tırnaklarıyla kurduğu, gözü gibi baktığı o güzelim zeytin dikmeleri muhtemelen o seneden sonra kuruyup gidecek; çünkü Aliye’nin o hastane odasındaki sıtmasıyla beraber, Mustafa’nın hayattaki tüm yaşama sevinci ve insanlığa olan inancı da o hükümet tabipliğinin kapısında acımasızca öldürüldü. Okurken o içeriden yükselen "nankör herifler, cahiller" diyen o doktorun kibrinden ve Mustafa’nın o çıplak ayakla, arkasına bakmadan o sessiz, vakur gidişinden dolayı kalbim sızım sızım sızladı, çok üzüldüm.
HASANBOĞULDU
Hasanboğuldu öyküsünde o bahtsız Hasan’ın psikolojisini satır aralarından incelediğimizde; karşımıza o dağlıların dünyasında ilk başta "kız gibi duru, naif bir ova oğlanı" olarak tanımlanan, son derece yumuşak kalpli, evine ve düzenine bağlı temiz bir karakter çıkıyor aslında. Hasan’ın o dağ kızı Emine’ye duyduğu o amansız, o tertemiz aşk; onu hayatta hiç alışık olmadığı o yabancı sınırları, o sarp dağ koşullarını zorlamaya itiyor. Ancak buradaki asıl büyük trajedi, Hasan’ın o yokuşta sadece fiziksel gücünü değil; o dağlı klanın karşısında kendi erkeklik onurunu ve "özsaygısını" ispat etmeye çalışması bence. Kırk okka ağırlığındaki o devasa tuz çuvalını sırtlayıp o sarp, o dik dağ yokuşunu kan ter içinde tırmanmaya çalışırken Hasan o yolda sadece ağır bir yük taşımıyor aslında; o dağ insanlarının kafasındaki "ovada büyüyen, o düzlükten gelen korkak adam dağda yapamaz, barınamaz" şeklindeki o katı önyargıyı, o kalın duvarı tek başına kırmaya çalışıyor can havliyle. Fakat ciğerlerinin tükendiği, bedeninin o yükün altında iflas edip dizlerinin bağı çözüldüğü o korkunç kırılma noktasında yaşadığı o çaresizlik; bir erkeğin, canından çok sevdiği o kadının gözünde "küçük düşme, aciz görünme" korkusuyla birleştiğinde, Hasan’ın ruhsal olarak o an orada çöküşü zaten kaçınılmaz hale geliyor.
Emine karakteri ise psikolojik olarak tam anlamıyla o kaskatı "gelenekler" ile içindeki o büyük "insani duygu"nun arasında sıkışıp kalan korkunç bir çatışma yaşıyor öykü boyunca. Emine, doğup büyüdüğü o obanın yazılmamış sert kurallarını ve o dağlı olmanın getirdiği o vahşi, o kaskatı gururu temsil ediyor metinde. Hasan’ın önüne o taşınması imkansız ağır sınavı koyarken aslında ona kötülük etmek, ona zulmetmek istemiyor kesinlikle; sadece o mensup olduğu sert topluluğa karşı göğsünü kabartıp "İşte bakın, benim seçtiğim, benim gönül verdiğim yiğit budur, dağ adamıdır!" diyebilmek için kendine tutunacak haklı bir dayanak arıyor safça. Ancak Hasan’ın o yolda gücü tükenip yalvardığı o son anda, obanın kuralları gereği onu o