Puan vermedi·480 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Haziran 2026 17:02 Fransız Teğmen'in Kadını, Victoria döneminde, aşk maskesi altında anlatılan bir ihanet hikâyesidir. Bu esere sadece ihanet hikâyesi de diyemeyiz. Eser, toplum tarafından dışlanan bir kadının bu durumu özgürlüğe dönüştürmesini de anlatır. Sarah'a yapıştırılan "Fransız Teğmen'in Kadını" yaftasını o, bir direnişe dönüştürür ve bu durumu özgürlüğü adına kullanır. Charles'ın bireyselliği penceresinden baktığımızda ise kitap, kimlik bulma ve kişinin bireysel hayatını kurma mücadelesi olarak anlatılır.
Victoria dönemi, ikiyüzlülüğün tavan yaptığı bir dönemdir. Toplumsal yapıda katı ahlaki kuralları olan ve bunu biçimlendirdiği sınıflara göre şekillendiren riyakâr bir dönemdir. Yazar bu dönemi, arka planda tüm kılcallarına inmek suretiyle kurgu içinde eriterek anlatır. Victoria toplumu, Sarah'ın Fransız bir teğmene olan aşkını fahişelik olarak nitelendirir. Sarah bunu kabullenir gibi görünerek bu durumu özgürlüğü adına kullanır ve kim olmak istiyorsa o şekilde davranır.Toplum onu etiketleyerek köleleştirdiğini zannederken o, özgürlüğünün kraliçesi olarak yoluna devam eder. Buraya kadar Sarah'ın hakkını verdiysek şimdi biraz da kızmam gerekiyor çünkü Sarah bazı yanlışlar yapıyor. Ne olursa olsun özgürlük yalan söylemek değildir. Bireylerin özgürlüğü başkalarının sınırına dokunana kadar vardır. Yani ben özgürüm istediğimi yaparım diyerek birinin duygularıyla oynamak, yalanla yanlışla birinin hayatından ve zamanından çalmak hırsızlıktır. Bu özgürlük değil, hadsizliktir. Bu mevzu din konusundan çok insanlık ve vicdan ile alakalıdır. İnsanın kendini tanıması, ne istediğini bilmesi ve tanıdığı kadarıyla bunu dürüstçe ifade etmesi çok önemlidir. Bu konuda İbrahim Tenekeci'nin bir cümlesi zihnimde yankılanır, der ki: "Yalan insana mahsustur ama insani değildir." Özgürlük elbette önemlidir ama insanlık ve vicdan ondan daha büyüktür.
Bazen hayatımıza birileri girer ve, bize yaptığı yanlışlarla hayatımızın direksiyon hâkimiyetini kaybederiz.Bu kayıpla toslarız. Eğer bunu tecrübe olarak görüp bazı yanlışları doğruya çevirebiliyorsak bu kayıp değil kazanca dönüşür. Bu, kesinlikle basit bir olay değildir. Dünyanın en zor işlerinden biri acıyı bal eylemektir, yorucudur. Ama sonrası bahar bahçedir. Bu konuda Nelson Mandela'nın sözü güzel bir yere işaret eder, der ki: "Ben kaybetmem, ya kazanırım, ya öğrenirim." Ruha bu öğretiyi nakış nakış işleyebilenler için bu durum güzel bir farkındalık ve hayat yolculuğudur. Bu vesileyle Charles ve Sarah'ın ilişkisine baktığımızda, Charles'ın sınıfsal konumunu korumak amacıyla nişanlandığı Ernestina'dan vazgeçerek, toplumun dışarı ittiği Sarah'a aşık olması bu bağlamda değerlendirilebilir. Charles bu aşkla birlikte Ernestina'dan vazgeçer ve toplumun katı ahlaki kurallarına toslar. Buna sebebiyet veren durum, kendini ve kimliğini tanımaya başlamasıdır. Sarah'dan ona miras kalan önemli sorulardan biri "Ben kim olmak istiyorum?" sorusudur.Sanki Sarah Charles'in hayatına onu kendine getirmek için girmiş, görevini yapmış ve gitmiştir. Tabii gitmemiş de olabilir, bilemiyoruz. Yazar, aralarda kurguyu durdurarak araya girer ve okuru farklı senaryolarla düşünmeye zorlar. Aynı zamanda 1969 yılında yazdığı bu eserle 1800'lerin Victoria dönemini anlatarak okuru bu iki dönemi karşılaştırmaya iter. Bu, postmodern edebiyatta üst kurmaca olarak ifade edilirmiş. Bunu da kitabı ve yazarı araştırırken öğrendim.
Velhasılkelam bu kitap, Victoria döneminin röntgenini çekerken özgürlük mücadelesi, kimlik arayışı, toplum baskısı ve bireyin kendi hayatını kurmasını konu edinir. Yazar, 'reklamlar' gibi araya girerek okurun kucağına bazı sorular bırakır. Okuru kendi hayatı ile ilgili meydan okumaya davet eder. Kurgunun kökeninde yatan en önemli soru ise "Kendi hayatının yazarı olmaya var mısın?" sorusudur.
Buraya kadar anlattıklarım ilginizi çektiyse kitaba şans verebilirsiniz.
Keyifli ve istifadeli okumalar diliyorum...