·236 syf.····Okunma: 14 Haziran 2026 20:38 Stanislaw Lem'in meşhur bilim kurgu romanı.
Solaris'in içeriği din, psikoloji, felsefe gibi birçok alanla ilişkili. Bu ilişkinin nedeni de romanın merkezinde bulunan, insanın anlama arayışı. Uzak galaksilerden iç dünyaya kadar her yeri anlama arzusu insana hükmediyor ve solaris bu arzunun üzerine kurulu.
Prometheus isimli uzay gemisinden solaris isimli çift yıldızlı bir sisteme ait gezegene gelen Kelvin'in yaşadıklarını merkeze alıyor roman. Burada prometheus adı boşuna seçilmemiş. İnsanlar için ateş metaforuyla bilgi çalan bir titan olan prometheus ile solaris'teki gizemli ve tüm gezegenin yüzeyini kapsayan plazmik varlığı öğrenme arzusundaki bilim insanları arasında benzerlik var. Üstelik prometheus kelimesinin etimolojik anlamının 'önceden öğrenmek' olması, bu kanaati güçlendiriyor.
Romanın merkezinde anlama çabası olduğunu söylemiştim. Aydınlanmacı kültürde dış dünya akla uygundur ve anlaşılır. Hegel'in dediği gibi: "Gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir." Lakin solaris romanı, gerçeğin bu kadar kolay bir şekilde anlaşılamayacağını, bir yerden sonra anlama yetisinin kifayetsiz kalabileceğini anlatıyor. Anlamaya çalıştığımız bir başka bilinçli varlığı kendi zihinsel kategorilerimizde anlamaya çalışıyoruz ama bu bir yerden sonra iflas ediyor. Bunun da ötesinde, romanda, galaksileri ele geçiren insanın iç dünyasıyla yaşadığı sorunlardan bahsediliyor. Anlama etkinliğinin sınırları olacağını döne döne anlatıyor solaris.
Tarkovsky bir kez daha; insanlık durumunu, onun özünü (eğer varsa) ve sınırlarını, insanın belirli eşikleri (bilim ya da bilinç eşiklerini) geçmesi gerekip gerekmediğini sorgulamak için karakterlerin, kişiliklerin ve psikolojilerin büyüleyici ve karmaşık bir incelemesini sunuyor. Zira insan, bir dirençsizlik, dikbaşlılık ve hatta ilgisizlik denizinde yavaşça ve acı içinde yok olma ya da belki daha üstün ama bizim standartlarımıza göre artık insanlık dışı, ideallerimiz içinse imkansız olan başka bir boyuta yükselme riskiyle karşı karşıyadır. Bu; metafizik, felsefi ve manevi meseleleri kaybolmadan veya birbirine dolanmadan kapsayan, çoklu düzlemlerden, perspektiflerden ve olasılıklardan oluşan bir aynalar oyunudur. Olasılıklar sonsuzdur. Her şey, başkahraman ile karısı —ya da belki bir zamanlar olduğu kadın olmayan, ama karşısında duran ve kendi kişiliğini, kendi lanetlerini, kendi kimliğini ve kriterlerini geliştirmeye başlayacak olan karısının anılarının cisimleşmiş hali— arasındaki ilişki üzerinden aktarılır. Ne nedir, biz neyiz? Neye dönüşeceğiz? Kulağa geldiklerinden çok daha çaresiz ve ıssız sorular...
Tarkovsky bize bir kez daha kendi rüyaları, anıları, arzuları ve pişmanlıkları arasında sıkışıp kalmış ile özgürleşmiş karakterlerin hikayesini anlatıyor. Var olmayan bir şeyin içinde yaşanabilir mi? Filmin son bölümü, yani epilogu, tuhaf bir şekilde kasvetli ve karamsar hissettiriyor; gerçi bu, ilk etapta eldeki en şefkatli çıkış yolu da olabilir. Ancak her şey ayakta kalamaz, kesinlikle sarsıntılı zihnimiz ve ruhumuz üzerine kurulu gerçeklikler kalamaz. Kahretsin, ne çok soru, ne çok düşünce, ne çok duygu!