Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi’ni okurken ilk sayfalarda okura sunulan absürt hatta yer yer müstehzi atmosfer, aslında çok daha karanlık bir sorunun üzerini örten ince bir tülden ibaret. Yani ben öyle anladım.
Bilimin ve aklın sınırlarını sırf gücümüz yetiyor diye pervasızca ihlal etmeli miyiz?
Romanın merkezindeki Şarikov’u basit bir "kötü karakter" olarak okuyup geçmek en kolayı olurdu herhalde. Oysa asıl trajedi, onu var eden cerrahi kibirde gizli. Profesör Filip Filipoviç’in neşteri bir bedeni dönüştürmeye yetiyor yetmesine ama ona insan olmanın ağır ve sancılı ruhunu üfleyemiyor. Ee tabi etin şekil değiştirmesi, vicdanın da şekilleneceği anlamına gelmiyor ne yazık ki.
Kitabın ortalarına gelirken zihnim ister istemez klasik edebiyatın bir başka görkemli çığlığına, Frankenstein’a kaydı. İki kitap da yaratıcılığın, daha doğrusu kontrolsüz "yaratma" kibrinin etrafında dönüyor. Hem Victor Frankenstein hem de Filip Filipoviç, bilginin baştan çıkarıcı zirvesine tırmanırken en temel insani sorumluluğu unutuyorlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Bulgakov’un bu parlak fikrinin toplumsal ve psikolojik dehlizlerde çok daha derinlere inmesini beklerdim. İkinci defa okumam herhalde..