Alice Feeney yine ters köşeleriyle dolu, okuru son sayfaya kadar diken üstünde tutan bir roman yazmış. Daisy Darker, klasik bir kapalı oda gizemini gotik bir atmosferle birleştirirken, aile sırlarının ne kadar yıkıcı olabileceğini de gözler önüne seriyor.
Hikâye, yıllardır birbirinden uzak yaşayan Darker ailesinin, ninenin 80. yaş günü için gelgit adasındaki evlerinde bir araya gelmesiyle başlıyor. Gelgit yükseldiğinde dünyanın geri kalanıyla bağlantılarının kesilmesi zaten başlı başına tedirgin edici bir ortam yaratıyor. Fırtınanın ortasında bir ölüm gerçekleşince gerilim giderek artıyor ve herkes birbirinden şüphelenmeye başlıyor.
Kitabın en sevdiğim yanı atmosferi oldu. Deniz Camı adlı ev, yükselen sular, dışarıdaki fırtına ve içeride biriken gerginlik öyle başarılı anlatılmış ki kendimi adada mahsur kalmış gibi hissettim. Her karakterin sakladığı sırların yavaş yavaş ortaya çıkması merak duygusunu sürekli canlı tutuyor. Bir bölüm daha okuyayım derken sayfalar hızla akıp gidiyor.
Daisy karakteriyle ilgili ayrıntılar ve aile üyeleri arasındaki kırgınlıklar da hikâyeyi sadece bir cinayet romanı olmaktan çıkarıyor. Aslında kitap, bir ailenin yıllarca görmezden geldiği gerçeklerle yüzleşmesini anlatıyor. "Şeytan aslında görmemiş gibi yapan gözlerdi ve duymamış gibi yapan kulaklardı." cümlesi kitabın ruhunu çok güzel özetliyor. Çünkü burada kötülük yalnızca yapılanlarda değil, sessiz kalınanlarda da gizli.
Final kısmına geldiğimde gerçekten şaşırdım. Uzun zamandır bir polisiye beni bu kadar hazırlıksız yakalamamıştı. Geriye dönüp düşündüğümde ipuçlarının aslında gözümün önünde olduğunu fark ettim ama yazar bunları öyle ustaca saklamış ki son ana kadar tabloyu göremedim.
Gerilim, gizem ve aile dramını bir arada okumayı sevenler için Daisy Darker kesinlikle tavsiye edeceğim kitaplardan biri oldu. Karanlık atmosferi, sürprizleri ve unutulmaz finaliyle uzun süre aklımda kalacak bir okuma deneyimi yaşattı. Özellikle ters köşeli polisiyeleri sevenlerin çok seveceğini düşünüyorum.