Her cinayet romanı bir gizem anlatmaktadır; ancak bazıları, çözmeye çalıştığı suçtan çok geride kalan insanların sessiz çığlıklarına odaklanmaktadır. Sona Kalan, tam da bu nedenle klasik bir polisiye olmanın ötesine geçmektedir.
Roman, ailelerini vahşi cinayetlerde kaybetmiş üç çocuğun yollarının kesişmesiyle başlamaktadır. Başlangıçta birbirinden bağımsız görünen bu olaylar, Jane Rizzoli ve Maura Isles'ın yürüttüğü soruşturmayla ortak bir geçmişte birleşmektedir. Tess Gerritsen, olay örgüsünü büyük bir sabırla örmektedir; her ipucu yeni bir kapı aralarken okurun tüm varsayımlarını da sorgulamasına neden olmaktadır.
Bu romanda beni en çok etkileyen unsur, suçun kendisinden çok suçun bıraktığı izlerin anlatılmasıdır. Gerritsen, hayatta kalmanın her zaman kurtulmak anlamına gelmediğini; bazı yaraların zaman geçse de insanın içinde yaşamaya devam ettiğini güçlü bir şekilde hissettirmektedir.
Gerilim dozunu hiç düşürmeyen anlatımı, karakterlerin psikolojik derinliği ve finalde tüm parçaların ustalıkla birleşmesiyle Sona Kalan, serinin unutulması güç kitaplarından biri hâline gelmektedir. Tess Gerritsen bu romanda bir kez daha iyi bir polisiyenin yalnızca şaşırtıcı bir sonla değil, güçlü bir anlatıyla da kurulabileceğini göstermektedir.