Selçuklu İsfahan'ında geçen tarihi bir roman gibi başlasa da aslında çok daha kişisel bir hikâyeyi taşıyor içinde. Ömer Hayyam'ın akılcı tavrı ile dostu Ebu Said'in mistik bakışı arasındaki gerilim, Sukayna'yla yaşadığı aşk ve kayıplar kitabın derin katmanlarını oluşturuyor. Üçüncü bölümde anlatıcı değişip Hayyam'ı Bosnalı Vukac anlatmaya başlayınca, "neden kendi hayatımı değil onunkini yazıyorum" sorusu kitabın asıl sırrını açığa çıkarıyor. Sonsöz'e geçince bu soruyu soranın gerçekte Karahasan'ın kendisi olduğunu, romanın fikrinin 1992'de yakılan Saraybosna'daki Vijecnica Kütüphanesi'nde bulduğu bir el yazmasından çıktığını fark ediyoruz. Böylece Hayyam'ın İsfahan'daki kayıpları ile yazarın kendi savaşındaki kayıpları birleşiyor ve kitap, yakılan her şeyin yine de anlatılabileceğine dair sahici bir inanç beyanına dönüşüyor. Beklentimin üzerinde çıktığını kabul etmeliyim.