El-Munkız, İmam Gazâlî’nin bir talebesinin kendisine yönelttiği soruya cevap olarak kaleme aldığı, tasavvufa yönelişinin entelektüel ve manevi serüvenini anlattığı önemli bir eserdir. İslam dünyasında “Hüccetü’l-İslam”, yani “İslam’ın Delili” unvanıyla tanınan Gazâlî, ilim hayatının zirvesine ulaşmış, dönemin en itibarlı eğitim kurumları olan Nizamiye Medreselerinin baş müderrisliği makamına kadar yükselmiştir. Ancak elde ettiği ilmî şöhret, makam ve itibar, onun hakikati arayışını sona erdirmemiş; aksine zihninde ve ruhunda derin bir sorgulama sürecini başlatmıştır.
Bu iç hesaplaşmanın neticesinde Gazâlî, bütün görevlerinden ayrılarak inzivayı tercih eder. Uzun süren manevi arayışının ardından doğduğu şehir olan Tus’a döner ve burada talebelerine yeniden ders vermeye başlar. Dışarıdan bakıldığında büyük bir başarı hikâyesinin tam ortasında bulunan bir âlimin, sahip olduğu makamı terk ederek farklı bir hayatı seçmesi elbette dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu sebeple kendisine sıkça yöneltilen “Neden?” sorusuna Gazâlî, El-Munkız adlı eserinde bizzat cevap verir.
Gazâlî, eserinde öncelikle kelam ilmiyle meşgul olduğunu, ancak zamanla kelamın hakikate ulaşma konusunda kendisini tam anlamıyla tatmin etmediğini ifade eder. Kelam ilminin sınırlarını ve eksik yönlerini fark ettikçe yeni arayışlara yönelir. Döneminde büyük bir etki alanına sahip olan felsefeyi anlamak için onu derinlemesine inceler; filozofların görüşlerini dikkatle değerlendirir ve felsefenin güçlü yönlerini teslim etmekle birlikte, hakikate ulaşma noktasındaki yetersizliklerini ortaya koyar.
Ardından, yaşadığı dönemde yaygınlık kazanan Bâtınî (Talimiyye) düşünceyi bütün yönleriyle anlamaya çalışır. Bu düşünce sistemini ayrıntılı biçimde inceleyen Gazâlî, hakikatin ne yalnızca felsefeyle ne de Bâtınîlik yoluyla elde edilebileceğini savunur. Böylece geriye dördüncü bir yol olarak tasavvuf kalır. Gazâlî’ye göre tasavvuf, teorik bilgiyi yaşantıyla bütünleştiren, bilgiyi amele dönüştüren bir hakikat yoludur. O, tasavvufun sadece öğrenilen bir ilim değil, aynı zamanda tecrübe edilen bir hâl olduğunu kendi hayatından örneklerle anlatır.
Özetle Gazâlî’ye göre kelam, insanı şüpheyi gidermeye yöneltse de tek başına yeterli değildir; felsefe, aklı merkeze alırken onun sınırlarını göz ardı eder; Bâtınîlik ise sorgulamadan kabul etmeyi esas alır. Hakikate ulaşmak için bilginin davranışa dönüşmesi, ilmin amelle desteklenmesi gerekir. Gazâlî’ye göre bu dönüşümün en sahih yolu ise tasavvuftur.
Eserin Türkçe tercümesi Muhammed Yazıcı tarafından yapılmıştır. Çevirmenin Arapça bilgisi ve metne hâkimiyeti tartışmasız olmakla birlikte, bu tercümede yer yer bir donukluk hissedilmektedir. Özellikle eserin giriş bölümünde hissedilen ifade gücü ve anlatım canlılığı, kitabın geneline aynı ölçüde yansımamıştır. Tercümede, metnin aslını koruma kaygısının ön planda tutulduğu görülmektedir. Ancak bu hassasiyet, bazı bölümlerde anlamın akıcılığını ve okuyucuya aktarılmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle eser, içerdiği güçlü fikirler ve derin düşünsel arka planına rağmen, okurdan dikkatli ve sabırlı bir okuma talep etmektedir