Gök Kubbenin Altında Bir Başına: Harita Odasında Kaybolan Dev
Puan vermedi·517 syf.··
2023 3. kitabı
Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda odadaki hava değişir, duvarlar üzerinize doğru esner ve aynadaki yüzünüze bakacak cesareti kendinizde zor bulursunuz. Benim için bu hayatta okuduğum en iyi, en sarsıcı hikâyedir Martin Eden. Bu, bir ruhun kırıla kırıla, yana yana kendi küllerinden bir dev inşa edişine ve sonra o devin kendi yarattığı yalnızlık okyanusunda boğuluşuna yakılan merhamet dolu bir ağıttır. Jack London, Martin’in şahsında bize sadece bir başarı ya da başarısızlık öyküsü anlatmaz; ham bir gücün, rafine bir yabancılaşmaya nasıl evrildiğini sezdirir. Martin’in aristokrat bir eve ilk adım attığı o sahne, hantal bedeniyle nesnelere çarpmaktan korkan, kollarını nereye koyacağını bilemeyen o kaba saba denizcinin ürkekliği aslında yolun henüz başıdır. Duvardaki yağlıboya tabloya yaklaştığında güzelliğin özensiz boya darbeleri arasında kaybolduğunu görüp şaşırmış, gerilediğinde ise resmin yeniden muhteşem bir fırtınaya dönüştüğünü görmüştü. "Dalavereli bir resim" diye geçirmişti içinden. Martin’in trajedisi tam olarak bu tespitte gizlidir. Uzaktan kusursuz, pürüzsüz ve semavi görünen o burjuva dünyası, içine girdikçe tıpkı o tablo gibi çözülmüştür. Yaklaştıkça görmüştür ki, tapındığı o insanların zihinleri sığ, kalpleri hesapçı, entelektüel derinlikleri ise sadece ezberlenmiş kalıplardan ibarettir. Oysa Martin açtır. Bilginin o uçsuz bucaksız harita odasında rehbersiz yolunu bulmaya çalışırken, kelimeleri birer uysal hizmetkâr yapabilmek için uykuyu beş saate indirirken kalbinde sadece saf bir aşk ve güzellik arayışı vardır. Çamaşırhanenin o cehennemî sıcağında, insanı iş hayvanına çeviren o öldürücü ritmin içinde bile ruhunun derinliklerinde parıldayan o ışığı korumak için direnmiştir. Peynir Surat’la on bir yıl boyunca dövüşen o inatçı çocuk, editörlerin o mekanik, ruhsuz ret duvarlarını da çıplak yumruklarıyla yıkmak istemiştir. Martin kelimeleri öğrenmiş; Swinburne’ü, Spencer’ı, Shakespeare’i ruhuna akıtmıştır. Kendini ifade etmenin o sihirli formülünü bulduğunda artık kaba saba bir denizci değil, evrenin ritmini ellerinde tutan bir yaratıcıdır. Ama ne acı ki, zihni yükseldikçe, ait olduğunu sandığı yerle arasındaki uçurum daha da büyümüştür. Eski dünyasındaki işçi sınıfı onu "tımarhanelik" bir yabancı olarak görmüş; taptığı Ruth ve ailesi ise onun içindeki o volkanik gücü hiçbir zaman gerçekten anlayamamıştır. Onlar sadece Martin’i kendi sığ kalıplarına sokmak, onu otuz bin dolar kazanan bir hazımsızlık hastasına benzetmek istemişlerdir. Aşkın akılla, Latinceyle ya da diplomayla bir alakası olmadığını en sert şekilde anlamıştır Martin. Çünkü şiirde ve hayatta sezdirilen şey, açıkça söylenen şeyden her zaman daha güçlüdür. Ve Martin, o insanların ruhlarındaki o muazzam boşluğu sezdikten sonra bir daha asla eskisi gibi olamamıştır. Martin Eden, cehaletin o huzurlu çamurundan çıkıp yıldızların arasında kendine bir yer beğenmiştir. Ama o zirve, mutlak bir soğukluk ve yalnızlıktan başka bir şey sunmamıştır ona. Başarı geldiğinde, editörler çek yarışına girdiğinde artık çok geçtir; çünkü onlar Martin’in içindeki canlı ruha değil, artık ölmüş olan emeğin şöhretine tapmaktadırlar. Kendi elleriyle ördüğü o entelektüel kale, sonunda onun mezarı olmuştur. Hırsın değil, anlaşılmak isteyen bir ruhun muazzam fedakârlığının ve kırılışının öyküsüdür bu. Her okunduğunda içimizde bir yerlerde o eski köprünün ahşap zeminindeki kan kokusunu, tropik alizelerin serinliğini ve en çok da derin bir yalnızlığın sızısını hissettirir. Dünyanın tüm ret yazılarına, tüm sığ kalıplarına inat, kendi sesini bulmak için her şeyini feda eden o çılgın âşığın bıraktığı boşluk, odadaki bütün duvarları üzerimize yıkmaya yeter.
Edebiyat
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,1bin okunma
·
39 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.