Deniz, dilediğine özgürlük vaat eder dilediğine çakır taşları. Ahmet Erhan'ın " Deniz Unutma Adını " bana aslında denize derin bakan bir insanı hatırlatır, bir yandan da oğlu Deniz'e dair arada boşluklar bırakır ve tabii ki de kuşak gereği Deniz'lere selam niteliğindedir demek yanlış olmaz. Akşam Güneşi ile açılan bölüm bizi hemen " önsöz " kısmında ben en güzel fotoğraflarımı ölüme sakladım, bunu da bir sır olarak kayda geçirin " sözleriyle karşılıyor, sadece bu söz değil ama ahmet erhan'ın citlerinde de belirtildiği gibi ölüme karşı pek çok vurgu vardır. ama bu ölüm, kolay bir ölüm değil yaşayarak gün gün ölmek sorunu bunun içinde gibi gelir bana. Belki de ahmet erhan o önsüz de aslında hayati değer taşıyan hayat'a bir karşıtlık duyuruyor sözlerinde. " ben ölürüm, yüzüme günışığı düşer, o zaman belki adam bile olurum" demesi boşuna değildir buralarda. sadece tek şiir de bile bir kitabın manifestosunu elimize verir ahmet erhan. içimize dokunur.

Ahmet Erhan, çağının gereği farklı bir şair olduğu şüphe getirmez bir gerçekti, arkadaşları tarafından da takdir edilirdi ama kendi iç dünyasında ne fırtınalar kopuyordu kim bilir? " yaşım otuz artık yağmurum yok " dizelerine sahip bir şair hayatla arasında ne kadar güçlü bir bağlantı kurabilirdi? Nihilizm, ahmet erhan'ın damarlarında geziyordu, meyhanede son masada oturan bir ihtiyarı nasıl kimse anlamıyorsa, ahmet erhan da bu kitapta belki de böyleydi. " yaşım otuz artık yağmurum yok, sabahlardan tiksineli çok oldu " cümlelerini yazarken kaç sayısız sabah yaşamıştır, ve kaç bilinmez sabah.

" Akşam Güneşi" dir meselesi belki de bu kitabın. Bu basit bir cümle olarak gözükebilir ama yazdığı sözler, kofti ve yapmacık değildir. " hayatım temsili bir yenilgi gösterisidir " diye başlar ahmet erhan bu şiire ve sonraları arasından çekip çıkaracağımız sözler yerleştirir zihnimiz ve sonraları " sararmış bir devrimci fotoğrafıdır hayatım " diye seslenir ahmet erhan okuyucuya. yasaklara,isyanlara seslenir, bir mesaj aralar her bir sözünde. Altıncı filo'ya gönderme yapmayı unutmaz ahmet erhan ve şöyle der

" Kartpostal görüntüleriyle intihar eder
donar kalır bir aynada eli yüzü çıplak
altıncı filo bir şeydir, isyanlar bastırır
yasaktır elini koynuna sokmak, yasaktır "

çok açık sözler olmasa da mesajını verir yine. sonra devam eder " parası çıkmazsa gider sakal bıyık bırakır. sevgilisi yoktur ve artık sevgisi de yoktur " bu sözler işşizlikle boğuşan bir insan temsilinin yanında içinde derinlik taşır. şair olmakla meselesi de yok değildir, ona da " Ve Türkiye'de şair olmak
her ahval ve şeraitte gülünç bir şeydir
çünkü vatanın bütün kaleleri zapt olunmuş ve bütün tersanelerine girilmiştir " sözleriyle yanıt verir ve içindeki politik durumu da anlatır. Bir yanda altıncı filoya karşı duranlar öbür yanda altıncı filonun bayrağına sahip çıkanlar... Zorluklardan bahseder, kendi yaşamından da elbette. hiçliğin yokuşunu çıkar, nihilizm ile atışır.

" sevgili dünya,altı saat uyku
on iki saat iş, dört saat aile saadeti
yağmurum yok ki sıkılınca yağdırayım
tashihi bilgisayardan çıkmış yazının aslı bu " der, bunu yazanın, bu insanın yağmur yağdırması mümkün müdür? yağmuru kendi sözleriyle fazlasıyla yağdırdığını söylemek de yanlış olmaz. her bir sözünde boşluk ve hiçlik ile yarışan ahmet erhan görüyoruz.

kitapta " bir halk tipi için ağıt " şiiri Neruda'nın " biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde " dizesini ekler Ahmet Erhan. bu sözlerinde hem ülkesi için üzülen bireylerin düşünceleri yatar. 68 kuşağının ağırlığı altında mücadele eden arkadaşlarını " alnımda topraktan artakalan yüzlerce kırışık, senin için öldü onca insan... niçin? Niçin arkadaşlarım? niçin niçin niçin... Kahrolsun Emperyalizm! Bağımsız Türkiye " sözleriyle anlatır. Amerika'ya, altıncı filoya söyleyecek sözleri bitmez, bunu da " kokteyl " şiirinde sunar bize. Hem politikliğini yaşatır,hem de içindeki acıyı da anlatır. Mutluluğu da mutsuzluğu da ateşler içindedir Ahmet Erhan'ın. Oğlu Deniz'e " ilk vasiyet " şiiriyle " ben bütün yenilgileri yaşadım " diye başlar. ve sonrasında ona olan sevgisini " seninle büyüyecek bil ki uzaktaki şu baba " diye dile getirir. ve şiirin son dizelerini dile getirirken o vurucu sözü şöyle söyler Ahmet Erhan

" Oğlum unutma adını
sana boşuna konulmadı o "

Oğluna öyle öğütler dağıtıyor ki ahmet erhan, bize kendi yaşamından da kesitler sunuyor. “ geçip gidiyor günler, evim uzak, yol yakın ölüme kedere, acıya
cinnet, cehennem, intihar…” cinnet, cehennem,intihar sözlerini geçiren bir şairin iç hayatı da bu denli karmaşıktır. Bu kitapta da kendi iç dünyasını bir nebze bize anlatıyordu ahmet erhan.


kardeşlik,cesaret kavramlarını tekrardan anlatır bize ve gencecik ölüme giden darağacında sallanan ve kendi sözlerinde söylediği gibi " tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla " der oğluna. Nihilizm yokuşunu öyle çıkıyoruz ki ahmet erhan’la bu kitapta inerken nefes nefese kalıyoruz. Ölümle savaşına bizi de almış oluyor. Gece yalnızlıkları, son otobüsler, insanın kendine yabancılaşması, tek odalı hücreler… bunların hepsi bu kitapta açıkça belli ediyor kendini. Herkesin kabul edeceği cinsten bişey olmasa da kişinin bu dünyaya ait olması gerekir o sözlere ulaşabilmek için. Ölümle yarışıyor, ölümleri yarıştırmıyor. Yalnızlığın o sert kıyılarında ciddi dövüşüyor. Tuborgla çağını beklemek her çağı yaşayanın gereği değil,ama “ böyle insanlar var “ diyor ahmet erhan. Okundukça tıkanan bir bölüm “ Deniz Unutma adını “ ama çok şiir var insanı kendi dünyasına hapseden. “ bu, şu “ diye ayırmak benim lugatımda en azından şimdilik yok. Alkolle karışan kanını belki de ölümle yıkıyor ahmet erhan. Ve kendisinin de dediği gibi “ kazmayı bir de kendine vur artık, alkol fışkıracak bil ki…”

ölümün bekareti ahmet erhan, yazmasaydın bu bölümü, bu kitabı bir şeyler eksik kalabilirdi. Bazı şeyler bu kadar uzun yazılıyorsa, ve yazılan bunca uzun cümleye rağmen eksik bir şey olduğunu bünyemizde taşıyorsak bunu da sana borçluyuz