"Bir daha hiçbir öykü, dünyada ondan başka öykü yokmuş gibi anlatılmayacak."
J. Berger amca böyle demiş bu roman için.
Abartmış mı derseniz, cevabım kesinlikle hayır olur. Çok yerinde bir cümle. Berger ile tamamen aynı fikirdeyim.
Arundhati Roy aktivist bir Hintli. Bu yüzden bu kitabın içinde Hindistan, İngilizler, küresel işler, iç dinamikler, tutmayan dengeler, inançlar, kast sistemi yani ne ararsanız var. Bollywood tarzı bir aşk da var; acılı, baharatlı, köri soslu, her sayfada tazelenen bir lezzet içeriyor.
Dil şiirsel ama karmaşık, yormuyor desem yalan olur. Hesse ve Woolf arasında gidip gelen bir dil. Bilnç akışına çok yakın bir tarz. Zaman algınızı yitirip sayfalar arasında gidip gelerek bulmaya çalışıyorsunuz.
Büyük öykülerin büyüsü, bir büyüsü olmamasıdır diyor bir cümle. Büyük öyküler, dinlemiş olduğunuz halde yeniden dinlemek istediğiniz öykülerdir diye ekliyor başka bir cümle de. Kurgu arttıkça gerçeklik azalır ya, onlar heyecanlarla ve şaşırtıcı sonlarla gözünüzü boyamazlar, beklenmedik şeylerle şaşırtmazlar. İçinde yaşadığınız ev kadar tanıdıktır size. Ya da sevgilinizin teninin kokusu kadar. Nasıl bittiklerini bilirsiniz, ama yine de bilmiyormuş gibi kulak verirsiniz. Tıpkı, bir gün öleceğinizi bilmenize karşın hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanız gibi. Büyük öykülerde kimin yaşayacağını, kimin öleceğini, kimin aşkı bulacağını, kimin bulamayacağını bilirsiniz. Ama yine de yeniden bilmek istersiniz.
Onların gizemi ve büyüsü budur işte.
Zengin Hindu ailenin kızıyla toplumun en alt kesiminden bir işçinin yasak aşkı kötü bitmiş arkadaşlar. Küçük şeyler, acı veren büyük şeylere dönüşmüş.
Bu öykü, sıfırı tüketmiş bir sirkin becerikli soytarısı gibi. En masum iki kişi bu kitabın içinde öldü. Çünkü havaya zıplarken üzerine düşebilecekleri bir ağ da yoktu.
Çığlıklar içlerinde öldü, ölü balıklar gibi sırtüstü yüzüp gittiler.
Yamulmuş bir mumun damladığını herkes biliyordu ama sustu...
Geri çekildiler. Yaptıkları işi değerlendiren sanatçılar gibi, estetik uzaklığı arayan...
Bir insanın canına kıymak korkunç bir şeydi ama polisin genellikle ölüleri attığı yoksullar çukuruna fırlatıldı bedenlerden biri.
Bir insanın ölüsünün dirisinden daha değerli olabileceği bir toplumda yaşıyorsan olacağı bu.
Zamanın yüreğinde sessiz sedasız yapılan bir devir teslim töreni değil mi yalnızca hayatlarımız.
Evrende Tarih biçiminde bir delik;
Tarih zamanın yüreğine saplanmış paslı bir ok gibi, zehirliyor insanlığı.
Güç artıklarının kurduğu dengelere biz düzen diyoruz.
Gerçek hayata karşı yürüttüğümüz savaş hangimizi tüketmiyor ki! Dünyanın insanı kırmak için türlü yollara sahip olduğunu öğrenmiş olsak da.
Oysaki ne kadar da küçük bir yer kaplıyoruz dünyada. Evrende bize benzeyen bir delik var o kadar. Gürültüler denizinde kayıtsızlık ve çaresizlik arasında yüzen sessiz bir kabarcık...
Hiçbir yere ait değiliz.
Sonuçta buralar Tanrı'nın kendi ülkesi.
Kendi önemsizliğimizin hayaleti bizi korkutuyor.
Ama insan doğası için her şey mümkündür: Aşk. Çılgınlık. Umut. Sonsuz sevinç.
Ve keder.
Üzerine boyayla zaman çizilmiş oyuncak saat gittiğin gün durdu.
Ancak sevmeyenler gidebilirler.
Oyuncak saatte çizili zamanın duruşu kadar gerçek bu. Hayat bir oyun ve zaman renkli boyalarla çizilmiş gibi.
Her şeyin bir günde değişebileceği doğrudur.
Eski bir ayakkabının altından ayrılan taban gibi.
Her şey bir günde değişebilir.
Bir pencereden denize bakan kimse yoksa artık:
Yolundan çıkmış bir dünyaya düzen getirmek için balıkçıların dua etmesi işe yarar mı:
Ben yüzmesini unutan yaşlı bir denizkızıyım.
Ama sen benim gibi değilsin.
Tuzağa düştün.
Öpülmemiş bir prens gibi kaldın bir kurbağanın içinde.
Sen kurbansın, suçlu değil.
Karanlığın yüreğine yolculuk edildiğinde, herkesin başına her şeyin gelebileceğini bilmiyordun.
Bu, birine kollarını açmak, ama onun bir başkasının kollarına atılmak için yanından geçip gitmesi gibi bir şeydi.
Kendini mahvetmekten başka çıkış yolu olmayan bir tünele girmek üzere olduğunu bilseydin geri döner miydin acaba?
Kim bilir?
Bebeğim
Zaman eski bir ırmak gibi sessizliğini bozmadan akarken yazdığım her şey bana anlamsız geliyor. Havada asılı duran bir boşluğu üzerime giymişim gibi.
Uygarlığın doğadan korkusu, gücün güçsüzlükten korkusu.
İnsanın, ne boyun eğdirebildiği ne de tapabildiği şeyi tahrip etmek için duyduğu içgüdü.
İnsan doğasının üstünlük arayışının nesnel bir gösterisi; adı hayat.
Ve bu hayatın bedeli
Bu yağmursuz mevsim, sonsuza dek sürecek gibi.
Ve ben tüm bu satırları
Seni özlediğimi söylemek için yazıyorum.
Seni seviyorum.
Seni seviyorum.
Seni seviyorum.
°Lastik bir saç tokasının adı. Romandaki bir karakterin saçından her şeyi gören bir lastik toka yalnızca.
Küçük Şeylerin TanrısıArundhati Roy