evinin neden dağınık olduğunu, kapısının neden kırık olduğunu hatırlamıyor. Hatta o günün pazar olduğunu bile hatırlamıyor ve üniversiteye ders vermeye gidiyor.
Gün ilerledikçe işler daha da karışıyor ve iki farklı mafya daha önce borç olarak verdikleri birer milyon doları Stephan'dan geri istiyor; bir hafta içinde bu parayı ödemezse onu öldüreceklerini söylüyorlar. Stephan bir yandan kim olduklarını bilmediği kadınlarla karşılaşıyor, bir yandan annesinin hastalığı ile uğraşıyor. Her şey belirsiz, sanki bir sanrının ürünü; olaylar gerçekle hayal arasında bir yerde gerçekleşiyor. Stephan kafasının içinde biriyle konuşuyor. Babasına dair kötü anıları depreşiyor. Bir çocuğu olduğunu öğreniyor. Eşini bulmaya çalışıyor vs.
Tabi Stephan'ın aklını en çok meşgul eden şeyse "çay kaşığı". Olur olmaz yerde "Acaba burada çay kaşığı var mı?" diye düşünüyor; her şeyi, herkesi çay kaşığına benzetiyor.
Buraya kadar çok ilginç bir kitap gibi görünüyor ama öyle değil. Anlatıcı her ne kadar Amerikalı olsa da Türk kültürüne dair olgularla konuşuyor, bu sinir bozucu, hem de çok. Romanın baş kişisini bir türlü kabullenemedim bu yüzden.
Sürekli tekrarladığı ifadeler var, çeşitli alanlarda verdiği (biyoloji, fizik, tıp vs.) ayrıntılı bilgiler var ve bunlar Chuck Palahniuk ve Murat Menteş'in yaptığı gibi ilginç ve eğlenceli değil, benzetmeler ilginç olmaya çabalarken tökezliyor, anekdotlar yersiz ve sıkıcı, dil zorlama.
Yazar izlediği üç-beş filmden ve okuduğu üç-beş kitaptan etkilenerek kendince bir ifade biçimi geliştirmeye çalışmış ama bu öyle ham duruyor ki rahatsızlık veriyor. Baş kişinin ismi bile çalıntı, romanın sonuna ulaşılınca anlaşılıyor ki bu baş kişinin ismi, romanla benzer konuya sahip iyi bilinen bir filmden alınma. Buna selam verme mi denir çalma mı denir bilmiyorum.
Olaydan olaya atlanıyor, ilginç olacağı düşünülen roman kişileri (dev gibi iri yarı bir katil, cüceden de kısa bir mafya babası, üçüz kardeş tetikçiler vs.) bu olaylara dahil oluyor. Cinsellik, küfür, şiddet, hareket odaklı sahneler kitabın içinde ham bir şekilde yığılmış. Sanırım genç yazarımız, bunları kullanırsa çok satan bir roman oluşturacağını sanmış; ama unuttuğu bir (çok) şey var ki bu öğeler iyi bir şekilde işlenir ve birbiriyle doğru oranda birleştirilirse çok satan bir kitap elde edilir.
Yukarıda bahsettiğim karmaşa kitabın sonunda çözüme ulaşıyor mu? Evet. Yazarımız yine başka bir yerden apardığı "muhteşem" bir çözümle aklımıza takılan her şeyi çözüme ulaştırıyor ve şaşırtıcı bir sonla kitabı bitiriyor. Meğer anlatıcımız komadaymış, yanlarında çay içen hemşirelerin çay kaşıklarının seslerini duyuyormuş. Yaşadığı her şey kendi zihninin bir oyunuymuş meğer. Yazar ne kadar iyi bir son yazdığını kanıtlamaya çalışırcasına yükleniyor açıklama kısmına. Fıkranın can alıcı noktasını açıklamaya çalışan nükte katilleri gibi.
Bu kitaptan zaten bildiğim bir şeyi öğrendim: İyi yazmak için çok okumak gerekiyor, çok çok çok okumak. Oradan buradan bir kaç çok satan kitap okumakla yazar olunmuyor. Özgün bir kitap şöyle dursun özgün bir öykü bile yazılmıyor.
Bir de bu kitabı okurken ilk defa yazarın çaresizliğini hissettim, sanki bana şöyle diyordu: "Olmuyor, beceremiyorum, her şeyi bir yerden aldım, derme çatma bir şey yazmaya çabalıyorum ama çok zorlanıyorum, bu seferlik affet."
Sanırım bu çaresizlik beni kitabın sonuna ulaştırdı. Tabi bir de yazarın, bunca karmaşayı ve belirsizliği nasıl sonlandıracağını merak ettim.
Hülasa:
Hiç sevmedim, zerre tavsiye etmiyorum.