Bazı kitaplar okunur, bazılarıysa okurken sizi okur. Aldous Huxley'in Algı Kapıları ve Cennet ile Cehennem'i benim için ikinci gruptaydı. Sayfalar arasında ilerlerken sık sık başımı kaldırıp etrafıma baktım; sanki biri uzun zamandır kapalı tuttuğum algı kapılarını yavaşça aralıyordu.
Kitap iki kısa metinden oluşuyor. İlkinde yazar, kendi meskalin deneyimini anlatıyor. Bunu yaparken hem laboratuvar titizliğini hem de şair duyarlılığını koruyor. Sıradan bir çiçeğin, bir kumaşın dokusunun ya da gündelik bir nesnenin nasıl birdenbire olağanüstü bir şeye dönüşebildiğini aktarıyor. En çok etkilendiğim yer de burası oldu. Beynimizin sürekli "işe yarıyor mu, tanıdık mı?" diye süzerek algıladığı dünyayı bir anlığına olduğu gibi, daha canlı görebilme ihtimali...
Yazar bunu bir kaçış olarak değil, dünyaya dönüş olarak yorumluyor. Sıradan bir çiçek mucizevi hale geliyor ama aslında daha az değil, daha çok çiçek oluyor. Daha gerçek, daha yoğun, daha dikkat çekici.
Kitabın merkezindeki bu "filtre" fikri, Bergson'un düşüncelerinden besleniyor. Buna göre beyin, bizi hayatta tutabilmek için gerçekliği sürekli sadeleştiriyor; gerekli olmayan ayrıntıları ayıklıyor. Yazar ise bu süzgecin bir anlığına kalktığı deneyimleri hem bir bilim insanının merakıyla hem de bir sanatçının duyarlılığıyla kayda geçiriyor.
İkinci bölümde işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Sadece güzel görüntülerden ve aydınlatıcı deneyimlerden söz etmiyor; karanlık, sıkışmış ve ürkütücü halleri de aynı açıklıkla anlatıyor. Bu yüzden kitap bana dürüst geldi. Ne deneyimleri romantize ediyor ne de her şeyi büyüleyici göstermeye çalışıyor. Okura yalnızca cennetin anahtarını uzatmıyor, cehennemin kapısının da aynı koridorda olduğunu hatırlatıyor.
En hoşuma giden yönlerinden biri de sanatı, dini ve mistik deneyimleri aynı çerçevede düşünebilmesi oldu. Blake'ten Doğu felsefelerine, Gotik katedrallerden modern sanata kadar uzanan geniş bir bakış açısı sunuyor. Ama bunlar sadece kültürel referanslar olarak kalmıyor; okura sessiz bir davet de içeriyor: "Sen de dünyaya bazen böyle bakabilirsin."
Bu daveti okurken kendime şu soruyu sormaya başladım: Acaba ben de zaman zaman bu kapıları aralıyor muyum? Bir gün batımına dalıp gittiğimde, müziğin içinde kaybolduğum bir anda ya da herhangi bir şeye gerçekten dikkatle baktığımda... Belki o süzgeç kısa süreliğine gevşiyor ve dünya biraz daha fazla oluyor. Kitabı okuduktan sonra renklere, ışığa ve küçük ayrıntılara daha çok dikkat ettiğimi fark ettim. Bazı kitaplar rafta kalır; bu kitap biraz da gözlerinize yerleşiyor.
Kısa olmasına rağmen oldukça yoğun ve samimi bir eser. İlk kez 1954'te yayımlanmış olmasına rağmen bugün hâlâ aynı soruları sorabiliyor: Gerçeklik dediğimiz şey ne kadar değişken? Ve biz, kendi algı süzgeçlerimizin içinde yaşarken ne kadarını gerçekten görebiliyoruz?
Zihin, farkındalık ve "gerçeklik aslında nedir?" gibi sorulara ilgi duyan biri olarak bende özel bir yer edindi. Yazarın dediği gibi: "Eğer algı kapıları aralanırsa, her şey insana olduğu gibi, sonsuz görünür."