1920 yılında bir iş amacıyla mektuplar yazılmaya başlar. Alıcısı Milena Jesenská'dır—cesur, özgür ruhlu ve Kafka'nın zihnini anlayabildiğine inandığı ender insanlardan biri. Bu mektuplar yıllar sonra Milena'ya Mektuplar adıyla yayımlanacaktır. Kafka asla yayımlanacağını bilmeden, bütün sansürleri kaldırıp gardını indirerek korkularını, kaygılarını, özlemlerini ve çaresizliğini hiçbir kurguya sığınmadan anlattığı samimi mektuplardır.
"Sana yazarken kendimi daha gerçek hissediyorum; ama mektup bittiğinde yine aynı yalnızlıkla baş başa kalıyorum. Çünkü sen uzaktasın ve ben sana ancak kelimelerle dokunabiliyorum."
Kafka bu mektuplarda rol yapmıyor. Okur olarak karşınızda yalnızca onun en kırılgan hâli var.
Milena'ya Mektuplar'ı elime aldığımda romantik mektuplardan oluşan bir kitap okuyamayacağımı biliyordum. Daha ilk sayfalardan itibaren ağır ilerleyen yoğun bir anlatımla karşı karşıya kaldım.
Burada ilerleyen bir olay örgüsünden çok Kafka'nın zihninin içinde dolaşıyorsunuz. Her mektup onun ruh hâlinin ayrı bir fotoğrafı gibi. Duygular sürekli değişiyor; umut yerini kaygıya bırakıyor, yakınlık hissi korkuya dönüşüyor. Sayfalar boyunca bitmeyen bir gelgit var. Ve en çokta korku var.
Bu yüzden kitap ağır ilerliyor. Okurken zaman zaman yorulduğumu hissettim. Çünkü Kafka yalnızca Milena'ya yazmıyor; aynı zamanda kendisiyle de konuşuyor. Yazmak, onun gerçek hayatta kuramadığı ilişkinin yerine geçen tek güvenli alan hâline geliyor.
Bu yönüyle kitap, Kafka'yı anlamak isteyenler için oldukça değerli. Hatta bazen insan, "Kafka kendi kitabını yorumlasaydı muhtemelen hem çok beğenir hem de acımasızca eleştirirdi." diye düşünmeden edemiyor.
Kitap boyunca dikkatimi en çok çeken şey korkuydu.
Kafka neredeyse her sayfada bir korkusundan söz ediyor. Hastalıktan, ilişkilerden, yalnızlıktan, yaşamaktan... Bazen doğrudan, bazen satır aralarında; ama korku hep orada. Belki de kitabın tüm ağırlığını, tüm çaresizliğini bu korkular oluşturuyor. Çünkü Kafka'nın korkuları soyut değil—çok somut, çok bedeni, çok gerçek.
Bu bana Babaya Mektup'u hatırlattı. Orada da hayatını belirleyen temel duygu korkuydu. Babasının otoritesi karşısındaki ezilmişliği, yetersizlik hissi ve suçluluk duygusu burada da farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Sanırım Kafka'nın tüm eserlerini birbirine bağlayan görünmez ip tam da bu: korku. Her yapıtında, her cümlede, korkunun ağırlığı hissedilir.
Belki de Kafka'yı Kafka yapan tam olarak bu. Onu yalnızca karamsar ya da melankolik bir yazar olarak görmek eksik kalıyor. Çünkü eserlerinin merkezinde çoğu zaman korku var. Milena'ya Mektuplar ise bu korkunun en filtresiz hâlini gösteriyor.
Kitabı okurken aklıma sürekli aynı soru geldi: Milena bütün bunlara ne cevap veriyordu?
Ne yazık ki bunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Çünkü Milena'nın Kafka'ya yazdığı mektupların büyük bölümü günümüze ulaşmadı.
Bu yüzden Milena'ya Mektuplar, aslında iki insanın karşılıklı konuşması değil; tek bir insanın sesini duyduğumuz uzun ve hüzünlü bir monolog olarak geçti elimize.
Belki de kitabı bu kadar etkileyici yapan şey tam olarak bu. Kafka'yı giderek daha iyi tanırken Milena hep uzakta kalıyor. Onun düşüncelerini, duygularını ve sessizliğini yalnızca Kafka'nın satırlarından tahmin edebiliyoruz. Kitabı bitirdikten sonra Milena'nın hayatına araştırdığımda, aslında Kafka'ya göre daha dışadönük bir kişiliği olduğu izlenimi oluştu. Ama mektuplarda hangi yönünü yazdı, bilemiyoruz.
Bir yandan da şu soru zihnimi hiç bırakmadı: Eğer gerçek hayatta birlikte olabilecekleri şartlar oluşsaydı, bu ilişki yaşayabilir miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Milena'ya Mektuplar herkese hitap eden bir kitap değil. Burada klasik anlamda ilerleyen bir hikâye yok. Onun yerine tekrar eden düşünceler, bitmeyen kaygılar ve döngüsel bir ruh hâli var.
Bazı okurlar için bunaltıcı olabilir. Bu nedenle takipçilerimden gelen yorumlar şaşırtmadı:
"Mektupları hiç sevmedim, çok toksik geldi bana."
"Özümseyemedim."
"Okuduğum en ağır kitap diyebilirim."
Ben de zaman zaman bunu hissettim. Ama tam da bu nedenle Kafka'nın zihnine en çok yaklaştığımız eserlerden biri olduğunu düşünüyorum. Belki de Kafka'nın en sansürsüz hâli.
Sonuç olarak kitap tamamen bir aşk hikâyesi anlatmıyor. Kafka'nın yalnızlığına, yabancılaşmasına, korkularına ve kendinden bile kaçamayışına dair güçlü bir tanıklık sunuyor. Kafka'nın hastalığıyla mücadele ettiği son yıllarındaki ruhsal sıkışmışlığı da bütün açıklığıyla hissettiriyor.
Eğer Kafka'yı ilk kez okuyacaksanız, ben önce *Babaya Mektup*'u öneririm. Daha kısa, daha derli toplu ve Kafka'nın temel çatışmalarını anlamak için daha yoğun olsa da, daha iyi bir başlangıç noktası olabilir. *Milena'ya Mektuplar* ise onu tanıdıktan sonra çok daha derin anlamlar kazanan bir kitap.
Kafka'yı daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Ama Milena'yı hiç tanıyamadım.
Belki de bu yüzden *Milena'ya Mektuplar*, eksik kalmış bir aşkın hikâyesinden çok, bütün kırılganlığıyla kendini anlatan bir insanın yürek burkan monoloğu olarak hafızamda yer etti.
Edebi Akış olarak, Milena'ya Mektuplar'ı Kafka'yı tanımaya istekli, yoğun duyguselliğe dayanabilecek ve bir insanın tam açılışını okurmaktan çekinmeyen okuyuculara öneriyoruz. Milena'ya MektuplarFranz Kafka