Puan vermedi·400 syf.····Okunma: 23 Haziran 2026 14:57 Bu ay okuduğum yüksek puanlı romanların birçoğu beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu yüzden okuma listemde sıradaki kitap olan Uzakların Şarkısı'nın puanını görünce ilk hissettiğim şey heyecan değil, "İnşallah yine aynı şeyi yaşamam." düşüncesi oldu. Buna rağmen Kaan Murat Yanık'ın çok övülen bir yazar olması ve hakkında sık sık "İhsan Oktay Anar çizgisinde bir kalem" yorumlarını duymam merakımı canlı tuttu. Ben de yazarı bu romanla tanımaya karar verdim.
Romanın ilk dikkatimi çeken tarafı dili oldu. Normalde uzun tasvirler ve yoğun betimlemeler beni hikâyeden uzaklaştırabilir. Fakat burada tam tersi oldu. Atmosferini öyle güzel kuruyor ki kendinizi hikâyenin içinde buluyorsunuz. Evet, belli bir noktadan sonra tekrar eden betimlemeler yorucu olmaya başlıyor ama bu, yazarın kurduğu dünyanın başarısını gölgelemiyor. Bünyamin'in İstanbul'dan Kars'a gidişi de hikâye için doğal bir başlangıç oluşturuyor. Asıl yolculuk ise Zencefil'in (Papağan) hikayeyi anlatmasıyla başlıyor ve roman masalsı bir havaya bürünerek merak duygusunu sürekli canlı tutuyor.
Bulunan hikâyenin ana fikrini sevdim. Gülbadem ve Zencefil arasındaki dostluk romanın en güçlü taraflarından biriydi. Gülbadem'in İpek Böceği'ne duyduğu karşılıksız aşk, Gülbadem'in yolculuğu ve aralarındaki ilişki uzun süre boyunca beni hikâyenin içinde tuttu. Özellikle hoşuma giden ayrıntılardan biri de şuydu: Gülbadem, İpek Böceği'ne duyduğu aşk uğruna Zencefil'e "Benimle gel." derken, Zencefil'in Fülfül'e duyduğu aşkı ilk başta göremiyor. Oysa kendisi de aynı duygunun peşinden koşuyor. Zencefil'in "Ben de âşığım." dediği anda bunu fark etmesi bana oldukça dokunaklı geldi. Hikâyenin sonunda ise Zencefil ve Fülfül'ün kaderi yüzümde acı bir tebessüm bırakmadı değil.
Ancak yaklaşık üç yüz sayfa boyunca büyük bir merakla takip ettiğim hikâye, son bölümlerde bana göre oldu bittiye getirildi. Derdim sonradan açılan konunun kötü olması değil; asıl takip ettiğim hikâyenin doğal bir sona ulaşmadan kapanmasıydı. Ben üç yüz sayfa boyunca bana anlatılan hikâyenin nasıl biteceğini merak ettim. Yeni bir hikâye okumak değil, başladığım yolculuğun sonunu görmek istiyordum. Hatta kendi kendime "Acaba yayınevi mi acele ettirdi, yazar yazarken yön mü değiştirdi, yoksa roman fikirlerini mi karıştırdı?" gibi ihtimaller bile ürettim. Elbette bunların hiçbirini bilemem ama hissettirdiği duygu tam olarak buydu. Sanki üç yüz sayfa boyunca bir geminin yapılıp yapılamayacağını okuyorsunuz; tam sonuca ulaşacakken konu ansızın başka bir hikâyeye dönüyor. Yeni anlatılan bölüm kötü olmayabilir ama siz hâlâ ilk hikâyenin sonunu merak ediyorsunuz. Benim yaşadığım kopuş tam olarak buydu.
Takıldığım bir diğer nokta ise finaldeki ayna sahnesi oldu. Bu sahnenin sembolik bir anlam taşıdığını düşündüm. İlk yorumum, Gülbadem'in sonunda aslında kendisini bulduğu yönündeydi. Fakat aynı olayın içinde bulunan Fülfül'ün bundan hiç etkilenmemesi kafamı karıştırdı. Eğer bu tamamen metaforik bir sahneyse Fülfül neden oradaydı? Eğer fantastik bir olay olarak okunacaksa bunun kuralları neydi? Benzer şekilde, romanın başlarında Zencefil öyle sert ve mesafeli anlatılıyor ki bambaşka bir karakter bekliyorsunuz. Fakat yolculuk başladıktan sonra sanki o sert mizacı bir anda kayboluyor. Bu değişimin nedenini tam hissedemedim. Aynı şekilde Gülbadem'in gitmesini istemeyen ustanın kızının birkaç gün sonra başkasıyla kaçması da bana tam oturmadı. Bir de tarihî atmosfer genel olarak başarılı kurulmasına rağmen bazı bölümlerde günümüz diline yaklaşan ifadeler dikkatimi çekti. Bunlar benim okuma deneyimimde küçük soru işaretleri oluşturdu.
Buna rağmen kitabı başarısız bulmam mümkün değil. Tam tersine, yazarın dilini ve atmosfer kurma becerisini gerçekten beğendim. Sorunum anlatımda değil, daha çok olay örgüsünün bazı tercihlerinde. Özellikle ilk üç yüz sayfada kurulan hikâyeyi tamamlanmış hâliyle okumayı çok isterdim.
Son olarak ilginç bir noktaya da değinmek istiyorum. Kitabın düşük puanlı yorumlarını okurken dikkatimi çeken bir durum oldu. Pek çok kişi uzun uzun eleştiriler yazmış, hatta yarım bıraktığını söylemiş ama puan kısmına gelince yine de beklediğimden yüksek notlar vermişti. Sanki daha düşük puan vermek istemişler ama yazarın emeğine ya da kitabın gördüğü ilgiye duydukları saygı nedeniyle elleri gitmemiş gibiydi. Belki yanılıyorum ama bana bıraktığı izlenim buydu.
Belki de bu yüzden hayal kırıklığım daha büyük oldu. Çünkü sevmediğim bir roman beni bu kadar düşündürmezdi. Uzakların Şarkısı'nı eleştirmemin sebebi, ilk üç yüz sayfada bana çok daha büyük bir roman okuduğumu hissettirmiş olması. Gülbadem'i, Zencefil'i, kurulan atmosferi ve masalsı havayı gerçekten sevdim. Keşke aynı hissi finalde de yaşayabilseydim.