·202 syf.··Beğendi
···Okunma: 21 Haziran 2018 22:05 Değişen dünyanın insanları... Kitapla yaklaşık 3 yıl önce filmini izledikten sonra tanışmıştım. Fahrenheit 451- Değişen Dünyanın İnsanları ismiyle. Elbette ki ilk olarak ismi dikkatimi çekmişti. O zamanlar distopya pek alışık olduğum bir tür değildi Baya hayret içerisinde izlemiştim filmi. Tesadüf eseri filmin 2018 yapımına rastladım geçenlerde onu da izledim fakat aradığım tadı pek bulamadım.
Filme yapılan yorumlarla hayli merak etmiştim kitabı fakat vasat bulunan çevirisinden ötürü okumayı hep ertelemiştim. İyi ki de ertelemişim o zaman okusaydım eğer şuanki kadar etkileneceğimi sanmıyorum. Kitaplarla bu kadar iç içe olduğum bir kitap okumamıştım daha önce. Üstelik kitapların yakılması konu edinmesine rağmen. Her şeyden önce kitaptaki paradokslara bayıldım.
“Kitaplar unutmaktan korktuğumuz bir sürü şeyi depoladığımız kapların bir türüydü yalnızca. Hiç sihirli bir tarafları yok. Sihir sadece kitabın söylediklerinde, evrenin parçalarını nasıl dikerek bizim için giysi haline getirdiklerinde.”
Sevgili Guy Montag gelin biraz sizinle dertleşelim, kitabı okurken kimi yerde sanki iç sesimle konuşuyormuş gibi oldum. Çünkü benim de etrafımda “cehalet mutluluktur” mottosuyla dolaşan o kadar insan var ki. Çoğu zaman yanlarında sizin Bayan Phelps ve Bowles’e yaptığınız gibi yapasım geliyor. İçimde kopan çığlıkları bastırmam çok zor oluyor. Kalabalıklar arasındaki bir başınalığı artık siz de iyi bilirsiniz...
Okumadığın gün karanlıktasın, demiş bizim aydınlarımızdan bir tanesi. Siz ise bir gaflete düşüp yaktığınız ateşin etrafında toplanıp aydınlatmaya çalışmışınız kendinizi, oysa o ateş yakmış sizi içten içe. Fakat sizin geç de olsa gerçeğe aymanıza o kadar sevindim ki ben de etrafımdakiler için az çaba sarfetmedim ama olmayınca olmuyor işte. Sizin çok az bir zamanda tahammül edemediğiniz durumla ben uzunca süreden beri mücadele ediyorum. Hatta durun size bir anımı da anlatayım.
Bir gün otobüsle giderken bir arkadaşımla yaptığımız sohbet kitaplara geldi birden. “Ben bir kitaba o kadar para veremem zaten okumayı da sevmem.” dedi. Ben de bu sözler karşısında savunmaya geçtim hayliyle. Ve sonra arkadaşım ne dedi biliyor musunuz. “Bir kitap yazılmış ve yazılmamış umrumda değil eğer o kadar emek veriyorlarsa ve karşılığını alamıyorlarsa yazmasınlar sanki bana mı yazıyorlar” dedi. Ben bu cümle karşısında şok oldum tabi o an yer yarılsa da içine girsem keşke diye düşündüm. Çünkü etrafımızda bize kulak misafiri olan insanlar da vardı ve onların böylesi seviyesiz bir sohbete tanık olmaları hiç hoşuma gitmedi. Peki ben neden bunu anlattım şimdi size; Sevgili Montag sizin yaptığınız kitap yakmadan farklı bir şey mi bu arkadaşımın yaptığı sizce? Siz fiziki bir eylem yapıyorsunuz belki ama onun bu sözleri de beni büyük bir yıkıma uğratmadı değil.
Ayrıca kitap okumamanın eksikliğini hissetmeyen ve bununla da övünen insan güruhu bu kadar fazla olduğu müddetçe sizin yaşadıklarınızın aynının burada da yaşanması çok da uzak değil bence. Ama ateşe verip yakarak ama beyninde yakıp küllerini savurarak.
Üstelik bunu yapan kişi okumuş eğitimli bir birey. Bir kişi üzerinden örnek verdim fakat sizin esas mevzuyu anladığınızı düşünüyorum.
Bizim en çok korktuğumuz şey kitaplardır Sevgili Montag... Bana kalırsa bir toplumun en büyük silahı da kitaplardır. Öğrenmekten korkuyoruz galiba. Yüzümüze bir tokat gibi çarpacak gerçeğe ulaşmaktan korkuyoruz. Geçmişe baktığımızda ne zaman bir devrim yapılmış ilk ele geçirilen şeyler de kitaplar olmuş. Kimi sakıncalı diye toplatılmış, kimi saklanmış. Kütüphaneler yakılmış. Aslına bakarsanız okumak isteyen insanın işi her zaman zormuş.
Sizi de kendi mevzularımızla sıktım mazur görün. Fakat yakın hissedince de içimi dökmek istedim işte. Belki başka bir zaman daha güzel daha aydınlık konulardan da bahsederiz, ne dersiniz?
——————————————————————————
“Başlarının içinde taşıdıkları şeylerin her gelecek şafağının daha saf bir ışık saçmasını sağlayabileceğine hiç emin değillerdi; emin oldukları tek şey, sessiz gözlerinin ardında kitapların dosyalanmış olduğu ve sayfaları kesilmemiş o kitapların ileriki yıllarda gelebilecek, kiminin parmakları temiz kimininkilerse kirli olacak müşterileri beklediğiydi.” (Syf 182)
“ Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo,inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, orada sen olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orada hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak.” (Syf 184)