·465 syf.····Okunma: 26 Haziran 2018 12:01 HAYATIMIN EN MUTLU ANIYMIŞ- BİLMİYORDUM.
KEMAL sen benim rüyalarımda yaşattığım AŞK sın. Hiç kimse sin.Her satırını tutkuyla okudum. Derinden hissettim. Ne güzel bir insansın sen ya. Nasıl da korkmadan,çekinmeden cesaretle, umutla büyüttün aşkı içinde. Aşkı herşeye rağmen büyütebil mek ,sevdiğinin dokunduğu her nesneye, obsesyon düzeyinde böylesine büyük anlamlar yüklemek, hiç vazgeçme den yıllarca peşinden gitmek. Ve o bu büyük AŞKı müzeyle ölümsüzleştir mek. Kulağa anlamsız, gereksiz ve sosyal gerçekliğin arkaya itilmesi bakımından itici gelebilir. Ama zaten sosyal gerçekliği fazlasıyla kafaya taktığımız için gerçek AŞK ı yaşayamıyoruz. Ne zaman aşık olmaya kalksak, ekonomik zorluklar, sosyal mesafeler, bireysel açmazlar önümüzde bir duvar gibi beliriyor.
AŞK ne kadar gerçek bir duygu. Yanlış olan bizleriz. Aslında gerçekten aşık oluyoruz. Ama aşklarımızı gereksiz ayrıntılarda, endişelerde, korkularda, acımasız gerçeklerde bırakıyoruz. Sonra bu ufacık, tutkuya dönüşmeyen aşklar hayal kırıklığı olarak ruhumuzun diplerine çöküyor, yeni ve gerçek AŞK lar tutkular yaşamamızı engelliyor.;İlgiyle filizlenen aşkı cesaretle, coşkuyla sahiplenip büyüterek bir romana dönüştüremiyoruz.
AŞK ne büyük bir güç, ne büyük bir cesaret; Naif duyguların küçümsendiği, derinliğin horlandığı, bağlanmanın, sahiplenme nin değersizleştiği bu postmodern kültürde nasıl da ruhsuzlaştık. Bu ruhsuzluğu matah birşeymiş gibi entelektüel, mantıklı ve gerçekçi kabul ettik. Ah 68 kuşağı. Çiçek çocukları Özgürlüğün, duyguların , tutkuların tüm sosyal ve ruhsal gerçekliklerin bir yana bırakılarak, dibine kadar özgürce yaşandığı yıllar.Yeşilçam filmleri belki aşk üzerine yoğunlaştığı için gerçek dışi basit görülebilir. Ama siyasetten, gerçeklikten kopmaya ihtiyacımız var. Kendimizi, ruhumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var.Şimdi insan yerine -para- ve nesneye duyulan aşkların kutsandığı yıllar.
Yeşilçam filmleri tadındaydı biraz. Uzun zamandır böyle ağlamamıştım.O filmlerde siyasi kutuplaşmalar, nefret, acımasız gerçekler arka plandaydı. Yalnızca aşka kilitlenen bu filmleri belki çok yüzeysel, basit ya da komik bulduk. Aslında basit olan, yüzeysel olan sürekli kışkırtılan sosyo-ekonomik düşüncelerimiz. Aslında tek ve en büyük gerçek aşık olma özlemimiz, sevme özlemimiz.
Orhan Pamuk seni çok seviyorum ben. Odasında tutkuyla hayal edip yazan, her kelimeye, her nesneye derin anlamlar yükleyip, tasavvur edebilme arzusuyla cümleleri , betimlemeleri uzattıkça uzatan seni seviyorum ben . İstanbul'un en masum en yalın halini yaşayan, antikacı dükkanlarında objelere dokunarak geçmişi arayan, varolma sancısını dibine kadar yaşayıp yaşatan Orhanı seviyorum ben. Bana Sen hiç değişmedin sanki. hala Mimarlık fakültesini bırakıp aşkla yazmaya başlayan genç tutkulu adamsın. <Benim adım kırmızı, Sessiz ev, <kara kitap, >Kar, Yeni Hayat, hepsinde hayali imgelerin peşinden koşan, arayış içinde bir Orhan var. Ben varım.
Yeşilçam tadında dediysek, Kemal ve Füsun aşkının en güzel tarafı sevişmeyle başlamasıydı. Bu anlamda yeşilçam filmleri ve gerçek hayatta ki bekaret kavramına sağlam bir gönderme var. Hala üstü örtülü şekilde devam eden bu durum, yani ''evlenmeden olmaz'', -Sahip olmak''- gibi repliklerle yaşanılan bu durum toplumumuzun aşka bakış açısını da belirtir. Erkek kadına sevişerek sahip olur. Kadının cinsel arzu duyması hoş karşılanmaz. O yalnızca çocuğunun babasını aramalıdır.Toplumun bütün yargılarına sırtını çeviren kadın, her türlü ahlaksızlığa meyillidir. Ayrıca erkeğin hevesini alması tehlikesi de var tabi.Zaten eğer bir heves meselesi ise , başta sevişilsin bitsin.
Kitaba dönersek, Füsun çok yüzeysel, sadece arzulanan yaşamayan bir hayal olarak kaldı. Pamuk sadece Kemal in tutkusuna odaklandı. Füsunu ölüme götüren sebep te biraz anlamsız geldi. Ancak bir aşkın, bütün sosyal maskeleri, prestiji, endişeleri bir yana bırakıp böylesine büyümesi dokuz yıl sürmesi , Kemalin Füsunun her hareketini, her halini, herşeyden soyutlanarak gözlemlemesi, nesnelere yüklediği anlam ve yaşamını bir aşkla bütünleştirmesi ne kadar da özeldi. Güzeldi. O dokuz yılı sanki ben yaşadım, umutla bekledim. İlgilerimiz en küçük bir tökezlemede kaybettiğimiz, en küçük bir engelde vazgeçtiğimiz, egolarımızın kurbanı olan bizler için ne büyük bir lüks tür bu.