Kitap, Nogales adlı bir yerleşim yeri üzerinden karşılaştırma yapılarak başlıyor. Bu yerleşim yeri, aslında iki yerleşim yeri; biri Meksika'ya diğeri ise ABD'ye ait ve iki yer arasında yalnızca bir çit var sınırı oluşturan. Yazarlar bu iki yerleşim yerinin farklarını inceliyor ve bunu tarihsel bir temele oturtarak yapıyorlar. Sonunda vardıkları kanı ise şu: ABD ve Meksika farklı işleyen siyasal ve ekonomik kurumlara sahipler, hukukun üstünlüğü birinde diğerinden daha etkin, çoğulcu yapı birinde söz konusu iken diğerinde değil. Bu durum, birinde refah düzeyinin oldukça yüksek olmasını diğerinde ise bu konuda neden ötekinin yanına bile yaklaşamadığını açıklıyor.
Yazarlar, önce bu konuyla ilgili farklı kuramlara odaklanıyor, coğrafi şartlar ve kültürel yapı kuramları gibi. Bu kuramları açıklayıp neden gerçekçi olmadıklarının üzerinde durarak her bir kuramı tek tek çürütüyorlar. Sonunda vardıkları kuramsa belli: Kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara sahip ülkelerin refah düzeyi daha yüksek. Bu düşünceyi aslında şu düşünceye dayandırıyorlar: Çoğulcu bir siyasal yaşama sahip, merkezi bir devletin söz konusu olduğu (Burada merkezi devletin önemini, Somali'deki kabilelerin durumu üzerinden değerlendirerek belirtiyorlar örneğin.), hukukun üstünlüğü sayesinde herhangi birinin hakkının sebepsizce elinden alınamadığı ve tüm bunları destekleyen siyasal kurumlara sahip ülkelerde, ekonomik kurumlar da aynı doğrultuda gelişir. İnsanlar, yatırım yaparken çekinmezler ve aynı zamanda bu yapı, onları yeni yatırımlara da teşvik eder. Yeni fikirlerini çekinmeden öne sürebilir ve uygulanması için destek alabilirler (Burada özellikle patent meselesine odaklanmışlar). Bu düşünce 438 sayfa boyunca tekrar tekrar açıklanıyor tarihi örneklerle. Tersini, yani kapsayıcı kurumların olmadığı ülkeleri ise, sömürücü kurumlara sahip ülkeler olarak nitelendiriyorlar ve burada yoksulluğun, açıkça, yozlaşmış siyasal kurumlardan, insanların güvensizliğinden kaynaklandığını dile getiriyorlar. Özellikle, yeni fikirlere sahip girişimci insanların bu gibi ülkelerde öne çıkamayacaklarını, bu durumda teknolojik ilerlemenin söz konusu olmayacağını ve doğal olarak teknolojik ilerlemenin gerçekleşemediği ülkelerde de geri kalmışlığın süregideceğini, refaha ulaşmanın mümkün olamayacağını tekrar tekrar açıklıyorlar.
Kitap şüphesiz oldukça açıklayıcı ve dolayısıyla faydalıydı. Bilhassa farklı bir perspektif sunmaları açısından mühim olduğunu söyleyebilirim zira epey de kritik bir noktaya değiniyorlar: hukukun üstünlüğü, siyasal kurumların ekonomik kurumlarla doğrudan ilişkisi vb. Ancak kuramın temel noktalarda kaldığını ve öze inemediğini düşünüyorum. Ülkeler çapında refahtan ve zenginlikten bahsediyoruz, evet, peki ama bu refahın dağıtımına geldiğinde konu, diyebileceklerimiz tam olarak neler? ABD ve İngiltere gibi ülkelerin refah düzeyinden söz ediyoruz, ancak bu refahın dağıtımında var olan eşitsizlik gerçeğinin ve ülke içindeki yoksulluk-zenginlik oranlarının üzerinde hiç durmuyoruz. Yazarların sözünü ettiği kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar, aslında ne ölçüde kapsayıcı, bir de bunu sorgulamak gerekiyor. Bu noktada, kitap boyunca peşinden koştukları liberalizm ideolojisinin kilitlenişine tanık oluyoruz. Hakkı olan kazansın ya hu diyerek işi basitleştirmenin büyük sıkıntılar doğuracağına inanıyorum. Burada kitap, sınıfta kalıyor. Fakat yine de ciddi bir emekle yazıldığını ve birçok açıdan ufuk açtığını düşünüyorum. Bu sebeple, muhakkak okumanızı tavsiye ederim.
Dikkatli okumalar.