Satranç, Zweig okumalarım için başlangıç noktası olarak gördüğüm kitaptı. Zweig kitaplarındaki yoğun anlamlardan bahsediliyordu hep ve çoğu insan tarafından benimsenmiş bir yazardı. Bende merak uyandıran en önemli özelliği Stefan Zweig’in neredeyse bütün eserlerinin ince olmasıydı. Bir insan az sözle ne kadar anlam derinliğine ulaşabilirdi? Cevabı eserin kendisi verdi.
“Satranç geniş bir çerçeve üzerinden asıl resmi anlatan, yoğun bir kitap. İnsanın içindeki kendisiyle çatışma halini, kişilik bölünmelerini; insanların bitkilerden farklı bir yaşam sergilemek zorunda olduklarını, aksi taktirde geri dönülemez bir ruhsal bunalıma sürüklenmenin kaçınılmaz olduğunu anlatan bir eser. Maslow, birincil ihtiyaçların insanı hayatta tutan şeyler olduğunu hiyerarşisinin en önemli kısmında onlara yer vererek açıklamıştı. Ama sadece bu yeterli değil. İnsan okumadan, yazmadan, iletişim kurmadan insan olma özelliklerini sergileyemez. Kısaca bedeni beslemek yeterli değil, insan ruhunu da beraberinde beslemeden varlığını sürdüremez. Zweig bunu oldukça güzel bir örnekle gözler önüne sermiş. Ana tema: Bir insana yapabileceğiniz en büyük işkence; onu sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir ortamda (hiçlikte) yalnız başına bırakarak ruhunu aç bırakmak olacaktır.”
Çok başka bir açıdan ele aldığımın farkındayım. Fakat dünyayı sadece doğmak, büyümek, yaşlanmak ve ölmek için ‘kullanan’ insanların ne kadar insanca yaşadıklarını öğrenmek adına okumalarını şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap olarak kitaplığımda yerini almış bulunmakta.