Gecenin bilmem kaç saatinin kaçı geçiyordu! Sabahattin Ali ile tanıştım. Ben daha önce neredeydim? Neden onca yıl geçtikten sonra şimdi fark ettim bu canım insanı..! Romanı 2 günde bitirmek yerine;8 günde bitirdim . Daha doğrusu sindire sindire okumak ve her sözcüğün beynimde sahnelenmesine izin vermeliydim.. Tutku ve aşkın büyüklüğünü bir kez daha yaşadım ve bir kez daha şahit oldum ne kadar acılı bir sancı olduğunu.. “Aşk sandığınız gibi basit bir şey değil“ diyor Sabahattin Ali.. Değil.. Kesinlikle değil! Aşk öyle büyük ki ne zaman geldiğini anlamaz ne zaman gittiğini de fark etmezsiniz. Kitabın asıl merkezinde geçen iki büyük isim var: Raif ve Maria Puder. Raif, Almanya'da gittiği bir sergide “kürk mantolu bir kadın“ portresiyle tanışıyor. Her gün bıkmadan boyalardan ibaret olan o portreyi izlemek;iki elini yastığın altına koyup uyumayı seven adamın portresi gibi... Raif portreyi her gün izlerken,
ben de geçen bir hatırada izledim o adamı!
Bir portredeki kadını alıp yaşatmak ve onunla olmak,onunla aşkın ne demek olduğunu keşfetmek.! Sonrasında tutkuya dönüşen bu aşkla:bir Raif sürüklendi bir ben..Birlikte kurulan hayallerin, mektuplaşmaların bir gün bitebileceğini nereden bilebilirdi Raif !
Her şey güzel giderken,bir anda çekip gidebileceğini nereden bilebilirdi!
İkinci kez bir kitap beni ağlattı,darma duman etti.