·400 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Aralık 2018 21:56 Cemil Meriç...
1935'de hakikat uğruna gözlerini feda edebileceğini yazan genç Cemil Meriç, hazin bir tecelli olarak, 1955'de, yani tam yirmi yıl sonra, gözlerini kaybeder.
Gözlerini kaybetmesiyle iki yıllık sağlık sorunları onu hem maddi hem manevi kişiliğini olumsuz yönde çok fazla etkiler.
“Körlük bir nevi ölüm. Hayır, ölümden çok daha beter bir işkence, öldükten sonra yaşamak gibi bir şey. Bir hortlak gibi yaşamak, şekillerin silindiği, güzelliklerin kaybolduğu, cisimlerin katılaştığı bir dünyada yaşamak.Dünyanın dışında yaşamak.”( Jurnal 2.2.1963)
Ve biz görenlere, gördüğünü sananlara tokat gibi cevap veren sözleri her okuyuşumda ayrı bir buhran içine çeker beni...
“Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar gören içindir, görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, manasız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık... Çocukken oynadığımız bir taşbebek gibi, atmaya kıyamadığımız acayip bir külçe"
(Jurnal, 16.7.1955)
Jurnal I incelemesine geçmeden önce şu an öyle bir ruh hali içerisindeyim ki dünyanın bütün kitaplarını okumak istiyorum. Bu gören gözlerimin başka türlü hakkını verebileceğine inanmıyorum. Jurnal öylesine büyük bir eser öylesine büyük ki ne anlatmaya cümlelerim yeter ne kelimelerim onu anlatmak için bir araya gelebilir... Okumak için okumak değil her cümlesini her kelimesini her düşüncesini anlamak...
Jurnal yazmasının tek bir nedeni vardı Cemil Meriç’in... Nedenden de ziyade yaşama bahanesi çünkü kendi öyle söylüyor...
“Neden bu Jurnal'e devam ediyorum? Devam ediyorum, çünkü o benim kendimle diyaloğum, çevrem, dostum, sırdaşım. Tesellim aynı zamanda. Hafızam, yankım. Acılarımı da paylaşıyor. Jurnalim kişisel deneyimlerimin deposu, psikolojik güzergâhım, düşüncelerimin paslanmasına karşı bir önlem. Yaşama bahanem, neredeyse benden sonrakilere bırakacağım tek yararlı şey...
”Bir eser ancak hangi koşullarda, hangi bakış açısıyla ve kim tarafından yazıldığı bilinirse gerçek anlamına kavuşur.” Diyor...
Mahmut Ali Meriç...
Jurnal I..
Ben Cemil Meriç’i tanımadan önce kelime sözcüğünün tam anlamını kavramış biri değildim.
Basit bir sözdü benim için. Ama öyle değilmiş...
“İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın, isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda... Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi uçsun sana..." (Jurnal, 1955).
Sönen gözlerimin...
Yaşamanın, sağ salim hayatta olmanın, düşüncelerinle, sözlerinle bir kalbi önce kendi kalbini sonra başka kalpleri dünyanın bütün kalplerini kazanmaya çalışmanın kıymeti ancak böylesine güzel bir kelimeler bir araya getirilerek anlatılabilirdi...
“Yaşamak insanın kendini tedavi etmesi ve her gün yenilemesi demektir. Kendini bulmak ve yeniden fethetmektir yaşamak.”
Duygular...
Bulutlara,çiçeklere,kuşlara benzetiyor duyguları Cemil Meriç. Hepsinin kalbimizde ayrı ayrı yerleri olduğunu bir anda çat kapı geldiğini ve kaybettiğimizde nasıl değişkenlik gösterdiğini ne de güzel anlatıyor...
“Bulutlara benzer duygular: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Çiçeklere benzer duygular: gönüllerde yıldız yıldız açılır, meyve olur, ağaç olur; nesiller dinlenir gölgesinde: muzaffer alınlarda taç olur. Çiçeklere benzer duygular, kuytu bir bahçede açan çiçeklere. Gözyaşlarında kanatlanır yaprakları, kalbinin kanıyla şafaklaşır. Ağlayınca açar o çiçekler, gülünce solar. Kuşlara benzer duygular. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlıktırlar, kâh sesleri işitilmez. Başında güneşler tutuşmuyorsa selamlayıp geçerler seni. Kuşlar soğuk iklimi sevmez.”
Bu yaşadığımız çağın bir kalbi olduğunu söylüyor Cemil Meriç. Evet bir kalbi...
“Ama kalbi var bu çağın. Yalnız beyin, yalnız merasim, yalnız poz değil.”
Din, aşk, şiir...Bana göre tutunduğumuz dallar. Bizi hayata bağlayan gayelerimiz.Dünya ışığımız. Bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yaşam sebeblerimiz. Koptuğumuzda boşluğa düştüğümüz, yolumuzu şaşırdığımız,çaresizliğimiz...
“Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı tanrıya inanabilseydiler. O zaman dünya cennet olurdu.”
Acılar, acılarımız...
Kendi kendimizi yediğimiz herkesten sakladığımız, dertlerimiz ,tasalarımız, kalbimiz...
Uzanacak bir el aradığımız, yaramıza merhem aradığımız acılarımız...
“Yalnızca paylaşılmayan acılar bizi yıkabilir.”
Hazır acılara değinmişken...Benim en acı duyduğum edep ve ahlaktan yoksun saçma sapan tv dizilerinden, programlarından kurtulan ve hiçbir şey ifade etmeyen insana hiçbir şey katmayan sırf yazmak için yazılmış kağıtlara yazık edilmiş kitaplardan uzak duranlar takdire en fazla layık olanlardır.Cemil Meriç’e davranış bakımından bütün samimiyetiyle en yakın olan kişilerdir...Kendisi de şöyle anlatıyor...
“Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar... Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.”
“İç ve dış dünyamıza ışık serpmeyen kitaptan bize ne? O aynada görmek istediğimiz kendimiziz. İmkân olarak, ümit olarak, korku olarak kendimiz.”
Bir davamız olması gerektiğini yoksa hayatımızın bir anlam ifade etmeyeceğini yine tokat gibi yüzümüze yüzümüze çarpıyor Cemil Meriç...
“Ya ölecek, ya kurtulacaksın. Sen ne ölmeye razısın, ne kurtulmaya çabalıyorsun.”
Çok okuma, çok araştırma, çok düşünme, fazla derine dalma kafayı yersin diye uyutulmamızdan da ve bir yere gelemeyişimizden de şöyle söz ediyor Cemil Meriç...
“Bizim ne nebatlara karşı sevgimiz, ne kitap düşkünlüğümüz var. Ama insanlığı ilgilendiren en büyük, en hayati dâvalar karşısında ondan çok daha sağır, ondan çok daha körüz. Tabular, tabular. Her adımda şuura dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında elinde bıçak bekleyen dilsiz bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayıp, "efendim, bizde filozof yetişmiyor" diye ah-u vahlar.”
Karanlıktayız. Bu karanlıktan ancak birbirimizi ötekileştirmekten vazgeçip birbirimize gönül bağı ile bağlanarak birbirimize köstek değil destek olarak taşın üstüne bir taş da ben eklemeliyim düşüncesine sahip olarak ancak ve ancak o zaman karanlığımızı aydınlatabiliriz...
“Sen kitabı cildine, insanı kürküne, postuna göre değerlendirecek kadar çocuksun.”
“İnsanın sabahtan akşama kadar haykırası geliyor: karanlıktasınız, hâlbuki odanız, hâlbuki odalar, hâlbuki dünya ışıkla dolu.”
“Dertlerini anlayabildim mi acaba? Arada uzun bir gürültü patırtı. Sesin duyulmuyor. Ama bu hepimizin derdi değil mi? Kopmak ve bağlanamamak.”
İncelememi bitirmeden önce bir kaç kelam daha söylemek istiyorum... İncelemem de yazım hatalarım olmuş ise şimdiden özür dilerim.
Yazarlarımızın çekmiş olduğu bütün sıkıntılar, vermiş oldukları hayat mücadelesi aslında hepsi bizler içindi...
Çünkü onlar bu kadar sıkıntıyı bizler de başkalarına benzemeyelim diye çektiler...
Son bir alıntı ile noktalıyorum... Okuduğunuz, dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Okumak dinlemektir...
Cemil Meriç...
“Mazim günahlarla dolu, hatalarla dolu. Ama yoluma ışık tutan olmadı. Olsa ne değişecekti bilmem. Ne var ki çocuklarıma karşı bilerek hiçbir kusur işlemedim. Hatalarım cehaletimden.... Gemisini kurtaran kaptandır. Hangi gemi, hangi kaptan? İnsanlar cam parçalarını gerçek hazineye tercih ediyorlar. Ve sonra Ödip kompleksi. Hayyam, efsane söylediler ve uykuya daldılar diyor. Benim efsanelerimi dinleyecek kimsem yok. Ve uyuyamıyorum da. Keşke ıstıraplarım sevdiklerimin işine yarasa.