Çocukluğumdan beri farklı bir muhabbetim vardı Mekke şehrine. Ne zaman Kabe’nin resmini bir seccadede görsem secdeye kapanır ‘’Rabbim Kabe’ni görmeden alma canımı’’ diye ağlardım. Bugün bana ‘’Mutluluk nedir?’’ diye sorsalar cevabım ‘’Mekke’’ olur hiç düşünmeden. Nasıl desem… Sanki orada doğmuşsun, memleketin oraymış da gurbete düşmüş yolun! Gidenler beni daha iyi anlayacaktır. İnsana kendi memleketinde gurbette olduğunu hissettiren bir şehir Mekke! Kesilmemiş bir göbek bağın var gibi…
Yıllar önce tanıştım hamdolsun kutsal şehirlerle. İlginç bir başlangıçtı benim için. Uçağa bindiğimde üç saat sonra efendimizin yanında olma duygusu titretmişti heyecandan yüreğimi. Dilimde salavatlar… Dilimde dualar… Ne büyük heyecan! Koskoca peygamberin karşısına çıkmak yüz istiyordu. Ve hiç durmadan af olmayı umarak ‘’Estağfirullah’’ diye dile geliyordu kalbim. Af olmuş bir şekilde huzura varmak istiyordum. Uçaktan inerken insanın yüzüne vuran sıcaklık bambaşka bir mekana geldiğimizin reklamını yapar gibiydi. Tarih, yer, mekan kavramları değişmişti benim için. Asrı saadet dedikleri zaman diliminin ikramından hisse alıyordum sanki. Bu nasıl bir mutluluk! Efendimize doğru yol aldıkça heyecanım artıyor, kalbim yerinden çıkacak oluyordu. Medine… Gül kokulu şehir. Hiç görmediğim bir kalabalık. Hiç bilmediğim bir sıcak. Hiç görmediğim yüzler… Sanki Rabbim ‘’Ben böyle de yaratırım, böyle de’’ der gibi sanatını göstermek istemiş bizi oraya cem ederek. Diller farklı, suret farklı, renkler farklı! Tek bir şey var ortak olan ve bunca insanı orada toplayan. Herkes aynı Allah’a ve aynı peygambere iman etmiş. Ve herkesin ortak bir derdi var. Günahlardan arınmak. Dupduru dönmek memlekete. Ben Medine’de en çok selamlaşmayı sevdim. Tanımadığım onca güzel yüze tebessüm etmeyi, ikramda bulunmayı sevdim. Ben Medine halkının o Ensar ruhunu hala kaybetmemiş olmalarını sevdim. Zamanında yirmi metre kare olan Rasulullah’ın evi bugün dört yüz bin metrekareyle her mevsim, gece gündüz misafir ağırlıyor. Ben Medine’de Efendimin misafiri olmayı sevdim…
Bazı mekanlardan bir güvercin gibi nasibini toplayıp çabuk ayrılmak gerekiyor belki de. Hadsizliğe çabuk alışıyor insan zira. Toprakların kutsal oluşu seni de kutsal kılmıyor. Efendimin yanında geçen üç günün sonunda artık yolculuğumuz Mekke’ye…
Kalbim kıpır kıpır… Dillerimiz ‘’Lebbeyk’’ diye diye giriyoruz şehre. Ve araçtaki hocadan Efendimiz’in yaya olarak yürüdüğü yol güzergahını bugün kara yolu olarak kullandığımızı öğreniyorum. Her taraf taş tarlalarıyla dolu. Ekilip biçilecek bir metre kare yok desem yanlış olmaz. Ara ara deve çiftlikleri var. Namaz için indiğimiz yerlerde otobüsün konforsuzluğundan şikayet edenleri içimde korkunç bir hüzünle ‘’Efendimizin bu yolu yürüyerek kaç günde aldığını bilen var mı?’’ diye sorarak uyarıyorum. Katlanarak artıyor heyecanımız otobüslerden inerken. ‘’Abdestini alan otelin lobisine insin’’ uyarısını duyup fırlıyoruz odalarımıza. O abdestin tadını nasıl anlatayım. Az sonra Beytullah’la buluşacağım. Yıllardır beklediğim an. Bazen zaman bir lastik gibi sünüyor. İnmek bilmeyen, ağırdan alan, hasta olan herkes benim gurubumda gibi hissediyorum. Evet herkes heyecanlı ama hızlı değil! Kendimi ‘’Sakin ol! Çok az kaldı!’’ diyerek teskin ediyorum. Gözlerimizde yaş, kalbimizde harkulade bir heyecanla düşüyoruz yola. Artık diller lal oluyor. Herkes kafasını öne eğmiş yürüyor. Bir hoca refakatinde yol alıyoruz. Onun ‘’Kafanızı kaldırabilirsiniz’’ demesiyle Kabe’yle burun buruna gelmiş gibi oluyoruz. Aman ya Rabbim! Nasıl bir heybettir bu! Nasıl bir yapıdır! Nasıl bir güzelliktir…
Şimdi dua et deseniz bana inanın (mübalağa etmiyorum) bir saat dua ederim. Fakat Kabe’yi görünce bir tane dua edebildim. Ve yıllardır kimseden duymadığım bir dua! Kalbimin ağladığını duydum. İçime küçük bir kız çocuğu girmiş ve bildiğiniz tepine tepine ağlıyordu. Ve tek bir şey istiyordu Rabbinden… ’’N’olur Allah’ım bir ayağım burada olsun ömrüm oldukça!’’
Hz Osman ‘’Allah kimseye yaşatmayacağı şeyin hayalini kurdurmaz’’ diyor kardeşlerim. Ben Kabe’de kurduğum tüm hayallerimi yaşadım çok şükür. Ve biliyorum yazıyı okuyanlar merak edecekler bir daha gidip gitmediğimi… Aslolan kaç kere gidildiği değil bence. Nelerle gittiğin, nelerle döndüğün...
İnsanlar kutsal topraklara üç davet üzere icabet ederlermiş. Birinci; Hz Allah’ın daveti (bu davet üzere gidenler orada vefat edenler.) İkinci; Hz İbrahim as.ın daveti üzere gidenler (bu kişiler günahlarıyla gidip pırıl pırıl temizlenerek dönenler.) Üçüncü; şeytanın davetçileri (Hz İbrahim bir taşa basıp insanları hacca davet etmek için sesleneceği vakit taş asansör gibi yükselmeye başlar. O taşta İbrahim as.ın ayak izi kalır. Makamı İbrahim dediğimiz yer. Hz İbrahim hacca davet ederken insanları şeytan haremin dışına bir Pazar yeri kurar ve ‘’ Haydi ya İbrahim! Senin davetçin mi çok olacak yoksa benim mi?’’ diye seslenir. Bu davet üzere bu yolculuğa çıkanlar günahlarını artırarak dönerler rabbim korusun)
İşte böyle kardeşlerim. Size Mekke’yi, Medine’yi anlatmak istedim dilimin döndüğünce. Ve oralardaki yaşadığım huzuru paylaşmak istedim. 2014’ de başladı benim yolculuğum. Oralarda dilime düşen bir dua ile noktalamak istiyorum. Umarım isteyen herkese nasip olur…
‘’Ey Kabe’nin sahibi!
Evlerimize de beytinin huzurundan ver!’’