Puan vermedi·176 syf.····Okunma: 01 Ocak 2000 00:00 Avusturyalı bir psikiyatr olan Victor Emil Frank, alanında Freud ve Adler’den sonra gelen en önemli isimlerden biridir. Esasında kitabın yazılış amacı, yazarın varoluşçu analiz’ in kendine has bir yorumu olan ‘logoterapi’yi okuyuculara tanıtmaktır. Bu sebepten ötürü bende incelemeye logoterapi hakkında derlediğim bilgileri yazarak başlamak istiyorum.
Logoterapi’nin özü aslında Nietzsche’nin şu sözlerinde mevcuttur: “Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir. Latince kökenli logos ve terapi sözcüklerinden gelen logoterapi, anlam yoluyla iyileştirme anlamına gelir. Frank’in tanımına göre logoterapi: İnsanın iç dünyasına geniş anlamda felsefi bir yaklaşımdır. Logoterapideki hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve bu anlama yönlendirilir. Ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir. Logoterapi ‘voroluşun anlamı’ ve insanın bu konu üzerindeki bireysel arayışına odaklanır. Bu kısımda Frankl’ in bir konuşmasında söylediklerini belirtmek isterim: “ İnsan kendi hayatının anlamını kendi bulmalıdır. Psikiyatr insana anlam sunamaz. Ancak psikiyatr ilke olarak hayatın her aşamasında bir anlama sahip olduğu gerçeğinin farkına varmasını pekâlâ sağlayabilir.” Bu bölümü kitapta anlatılan bir hikâyeyi aktararak bitirmeyi uygun görüyorum.
Bir gün kıdemli bir blok muhafızı rüyasında bir sesin ona bir şey sorabileceğini ve cevap vereceğini söylediğini duyar. Kamptaki herkes gibi o da savaşın onun için ne zaman biteceğini merak ediyordur ve bu soruyu sorar. 30 Mart tarihinde özgürlüğüne kavuşacağını söyler rüyasındaki ses ona. 29 Mart gününe kadar adam umutludur çünkü yaşamda bir anlamı ve amacı vardır fakat savaş olduğu gibi sürmektedir. Kampta hayat bir önceki günden farklı değildir. Hal böyle olunca, umudunu yitiren blok muhafızı 29 Mart günü hastalanır ve 31 Mart günü ölür.
Yazar kitabın ilk bölümünde 2. Dünya savaşı sırasında kaldığı toplama kamplarında yaşadığı deneyimlerden bahseder ve şu açıktır ki bu deneyimler kendi psikiyatrik öğretisini oluşturmasında önemli bir yer teşkil eder. Belki de bu kısımda yazar, acının anlamını daha iyi kavrayabilmemiz için bize fazlasıyla somut bir örnek sunmak istemiştir; çünkü insana umutsuz bir haldeyken ya da değiştirilemeyecek bir durumun içerisindeyken, hayatın anlamını keşfetmeye çalışmak ya da ondan zevk almak bir hayli zor gelecektir. Fakat Frankl’e göre acının da bir anlamı vardır ve insan acı çekişinde bir anlam görebildiği an onu bir başarıya dönüştürebilir çünkü acı kaçınılmazdır ve önemli olan insanın acıya karşı olan tutumudur. Kısacası, insan acıyı önleyemez ama ondan anlamlar çıkarabilir ve onunla baş edebilir. Frankl bu durumda şöyle söylüyor “… Artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz-örneğin tedavisi olanaksız bir kanser gibi iyileşme şansı olmayan bir hastalığı düşünün- zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz.” Sanıyorum ki yine aynı sebepten Frankl, bireysel farklılıkların zor şartlarda tekbiçimli bir dışa vurumu olacağını savunan Sigmund Freud’u “Şükürler olsun ki Sigmund Freud toplama kamplarını içerden tanımaktan kurtuldu. Onun hastaları, Auschwitz’deki ki kuru tahtaların üzerine değil, Victoryen kültürün pelüş tarzı sedirlerine uzanıyordu” şeklinde eleştirmiştir.
Kitap, kişinin kendi anlamını bulmasına yardım edecek ilkeler, sevginin anlamı ve varoluş gibi birçok konuyu içinde barındırmaktadır fakat bu incelemede özellikle acının anlamından bahsetmek istedim çünkü; kitabın özellikle ikinci bölümünden itibaren neredeyse her cümlesine hak vererek okumama ve özümsemek istememe rağmen acıda anlam bulma kısmı bana oldukça zor ve karmaşık geldi. İstisnai örnekler vermesiyle eleştirilen yazarın, ‘trajik bir iyimserlik tartışması’ bölümünde verdiği Jerry Long örneği ile ‘acının anlamı’ zihnimde biraz daha netleşebildi. En nihayetinde, insana farklı bir bakış açısı kazandıracak bir kitap olduğunu düşünüyorum ve yine, yeni bir yazarı tanımanın mutluluğuyla incelememi bitiriyorum.