bhmflzf ( Mehmet ) profil resmi
bhmflzf ( Mehmet ) kapak resmi
Kitap,film ve müzik aşığı;felsefe,ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilir, şiir sever.Çok düşünüp az konuşma taraftarı.
#26967254
#28801617
#25866037
Hiçlik
İktisat ve Sosyoloji
İzmir
Mardin
51 kütüphaneci puanı
806 okur puanı
22 Haz 2014 tarihinde katıldı.
Kitap,film ve müzik aşığı;felsefe,ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilir, şiir sever.Çok düşünüp az konuşma taraftarı.
#26967254
#28801617
#25866037
Hiçlik
İktisat ve Sosyoloji
İzmir
Mardin
51 kütüphaneci puanı
806 okur puanı
22 Haz 2014 tarihinde katıldı.
  • El eli yıkar, el de döner yüzü yıkar.
  • bhmflzf ( Mehmet ) tekrar paylaştı.
    Takip eden arkadaşlarım bilir inceleme yazmıyorum artık ama bu kitabi doğru ifade ettiğini düşündüğüm Emre Erez'in yazısını ilistiriyorum okumak isteyenlere.

    Çoğunluğumuz şehirlerde yaşıyoruz. Her gün bir yerlere yetişme telaşıyla, hızlı, saate hapsolmuş bir yaşama mahkûm edilmiş durumdayız. Etrafımızı kuşatan binalardan gökyüzünü görmek için çaba harcamak zorunda kalıyoruz neredeyse. Ormanlar, tepeler, kırlar resimlerde hayranlık duyarak izlediğimiz uzak temsillere dönüştü. Doğadan uzaklaştıkça pek çok şeyi unuttuk. Unuttuklarımız içerisinde bir şey daha var ki o da yürümek.

    Elbette yürümeye devam ediyoruz ancak hep bir yere ulaşma kaygısıyla, doğanın, güneşin, bulutların farkında olmadan. Doğa ile ilişkimiz turistik gezilerle, biçimli park ve bahçelerle, beton yollarla çizilmiş sınırlarla belirlenmiş durumda. Yani yürümeye çalışsak bile özgür değiliz.

    Frédéric Gros’un “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabını okurken fark ettiğim birkaç şeydi bu bahsettiklerim. Kolektif Kitap tarafından basılan metin yürümek üzerine felsefi bir değerlendirme sunuyor. Kitap, Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Nerval, Thoreau gibi isimlerin yürüyüş ile kurdukları ilişkiyi düşünceleri ve yaşama bakışlarıyla birlikte değerlendirmeye çalışırken; aylaklar, göçebeler, mülteciler, hacılar kısaca yollarda olanlara dair “yürümenin felsefesi” üzerinden bir bakış açısı getiriyor. Gandi ile de yürümenin nasıl bir direniş biçimi hâline gelebildiğini bize hatırlatıyor.

    Yürümek spor değildir diye başlamış Gros, çünkü ona göre sporda; rekabet, puan, kurallar, teknik terimler var. Spor disipline eder, para ile ilişkilidir. Tüketim kültürünün bir parçasıdır. Oysa yürümek için bunlara ihtiyaç yoktur. İki ayağımızın olması yeterlidir. Yürümek yavaşça gerçekleşen bir eylemdir. Yazarın söylediği gibi, eğer hızlı olmak istiyorsanız tekerlekleri kullanın. Yürümek pek cazip gelmeyebilir ama gökyüzünü, güneşi ve manzarayı kaçırabilirsiniz. Gros’un penceresinden bakınca yürümenin yavaşlatıcı olması sanırım günümüz insanının önemli sorunu çünkü zaman hep hesaplanan, iyi kullanılması gereken bir durum yaratıyor. İnsan, kendi icat ettiği sürenin esiri oluyor böylece.

    Devamlı bir koşuşturmanın içerisinde ve yaşadığı kentlerin gri binalarına benziyor. Hava durumunu genellikle işine uygunluğuna göre takip ediyor mesela, yoksa ne güneşin farkında ne de yağmurun getirdiği huzurun. Yürümeyi kendini bulma yoluna dönüştürenler ve varlık meselesi hâline getirenler için ise durum farklı çünkü onlar doğa ile ilişki kurmayı, onu sezmeyi ona ait olmayı seçmiş kişiler benim fikrimce.

    NİETZSCHE : YORULMAK BİLMEYEN YÜRÜYÜŞÇÜ

    Nietzsche’nin bedeni devamlı hareket halinde ve Gros’a göre o yürüyüşlerini düzlüğe doğru değil, yukarıya doğru yapıyor. Şöyle diyor; “bir gezgin ve bir dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.” Buradan anlaşılan Nietzsche için yürümek bir anlamda kendisini bulmak, tırmanmak, tırmanmak ve düşünmek onun felsefesinin inişli çıkışlı yolları gibi.“Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü. Sık sık yürüyüşten bahsederdi. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da değişmez refakatçısıydı” diyor Gros. Onun felsefesine bakınca doğacı yönünü, doğayı gözlemleyerek ürettiği fikirlerini de sezebiliyoruz ki yazar, eserleri üzerinden örneklerle de bu fikri destekliyor. Nietzsche yaşamı boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşan bir düşünür devamlı çektiği migren ağrıları, kusma krizleri ve acılarına derman olsun diye çıktığı yürüyüşler, Gros’un dikkat çektiği gibi onun kaderini belirliyor. O yürüyor, düşünüyor ve yazıyor. Bu nedenle onun eserlerinde kütüphane kokusu yok, açık havada çalışan bir zihnin, doğaya baktıkça insanın hiçliğini kavrayan bir bakışın izi var.

    Nietzsche’nin yürüyüşleri ömrü boyunca gittiği yolda onunla birlikte bir yaşam şekline dönüşüyor ve onun doğa ile bütünlüklü bir ilişki kurmasına sebep oluyor. O yaşamının son dönemlerinde başkalarının deyimiyle “deliriyor” ama bana kalırsa o kendisini buluyor ki o zamanlarda insanların tuhaf bakışları arasında, sahibinden dayak yiyen atın boynuna sarılıp ağlaması, insanın bana kalırsa ulaşabileceği en iyi varlık noktası.

    Onun doğa ile kurduğu ilişkinin bu bakışta, hayvanın acısını bu denli hissedebilmesinde önemli rolü olduğunu düşünürüm genellikle ve bu kitaptan onun yürüyüş arzusunun da doğa ile ilişkisinde belirleyici olduğu kanaatini edindim. Nietzsche bedeni tarafından ihanete uğrar Gros’un deyimiyle, felç olur ve tekerlekli sandalyede bulur kendisini, artık yürüyüşler bitmiştir annesinin onu dolaştırdığı kadar dâhil olabilir yaşama ve son günlerinde kitapta aktarıldığı gibi; “Her şeyin sonu ölüm”, “Atları ortalığa saçmıyorum”, “Işık kalmadı” gibi cümleler kurar.

    YÜRÜMENİN DİRENİŞ HALİ: GANDİ 

    Ayrıntılı olarak kitaptan bahsetmek istediğim bir diğer isim Gandi. Onun yürüyüşle ilişkisi daha gençliğinde başlamış, Londra’da hukuk derslerine girerken, vejetaryen lokantası bulabilmek için her gün düzenli olarak günde beş ila on beş kilometre yürüyormuş. Yürümeyi direniş olarak düşündüğümüzde Gandi’nin “tuz yürüyüşü” ilk aklımıza gelen olacaktır ki günümüzde insanlar pek çok talebi için bu geleneği hâlen devam ettiriyorlar diyebiliriz. Örneğin; coğrafyamızda Halil Savda Roboski’den Ankara’ya barış talebini dillendirmek için bir yürüyüş başlatmıştı, geçtiğimiz yıllarda yine barış talebi için yürümeyi eyleme dönüştüren gruplar olmuştu.

    Gandi “içindeki sesi” dinleyerek tuz yürüyüşünü güvendiği ve kendi yetiştirdiği insanlarla başlatıyor. Bunun iki stratejisi olduğundan bahsediliyor kitapta; daha kökten bir muhalefetin başlangıcı olarak tuz vergisini kınamak ve bu kınamayı toplu bir yürüyüş biçiminde tertip etmek.

    Çünkü İngilizler tuz toplama işinde tekel o dönemde. Kendileri dışında kimsenin tuz ticareti yapmasına hâttâ gündelik ihtiyaç için bile tuz toplamasına izin vermiyorlar. Oysa tuz denizin tüm insanlara armağanı, doğanın insanlara eşitçe sunduğu bir imkân değil mi? İşte Gandi için sanırım en önemli çıkış noktalarından birisi bu. Bu yürüyüş Gandi’nin inançlarıyla bağlantılı birçok yan içeriyor diyor Gros. Yürüyüş yavaş bir şekilde seyrediyor mesela çünkü hız reddediliyor. Gandi, makinelere, hızla tüketime, körü körüne üretimciliğe güvensiz ve karşı bir düşünceye sahip. “Yürümenin Felsefesi” bize Gandi’nin siyaset anlayışı ve mistik görüşleri ile birlikte yürümenin nasıl bir direnme sanatı olduğunu da göstermiş.

    Gandi’nin yürüyüşünü sürdürmek, şiddetten kaçınarak da egemenlere, sömürgecilere sözümüzü söyleyebilmek demek sanırım ve bu sebeple bu yürüyüş hâlâ dünya siyaset tarihini belirleyen bir yerde duruyor.

    YÜRÜMEYİ VARLIK MESELESİ OLARAK GÖRMEK 

    “Yürümenin Felsefesi” yaşamını yürümekle ve doğayla iç içe olmakla belirleyen isimlerden epeyce söz ediyor. Metin, “Rüzgâr tabanlı adam” Rimbaud’un hep yollarda olma arzusunun, bacağını kaybetmesiyle sonuçlanmasını ve sipariş ettiği tahta bacağın geleceği umuduyla yaşamdan göçüp gitmesini, Rousseau’nun verili tüm kimliklerden arınmak, ilk insanın vahşi benliğine ulaşmak, hayallerinin efendisi olmak, uygarlığın getirdiklerinden arınmak maksadıyla yürüyüşü nasıl bir varlık sorunu hâline getirdiğini bize anlatıyor.

    Gros ayrıca, “Arabayla bir günde kat edeceğiniz mesafenin bedeli aylarca çalışmaktır, o hâlde yürüyün!” diyen Thoreau felsefesinin yabanı keşfini, gerçek anlamda yürüyüşçü olarak anlattığı kiniklerin tüm değerleri alt üst eden, yürüyerek anlattıkları felsefelerini, Nerval’in melankoli duygusunun eşliğinde yürüyüşlerini anlatısına taşıyarak, yürümeyi yaşam biçimi hâline getiren felsefi öğretilere dikkat çekiyor.

    EKO – ANARŞİZAN BİR FELSEFİ BAKIŞ

    “Yürümenin Felsefesi” eko-anarşizan bir felsefi bakış da sunuyor. Bizi yollarda olmaya davet ediyor çünkü ağaçlarla, yapraklarla, gökyüzüyle, güneşle doğanın insana bahşettiği tüm güzelliklerle yatay bir ilişki biçimi kurmanın yürümekle mümkün olabileceğini, felsefi bir düşünüş ile birleştirerek sunuyor. Kitapta bahsedilen isimlerin yolları, yürümeyi nasıl bir varlık meselesi durumuna taşıdığını ve masa başlarında değil doğada kendilerini var edebildiklerinin altını çiziyor. Kitaptan bir cümle ile bitirelim; “Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o hâlde.”

     
  • bhmflzf ( Mehmet ) tekrar paylaştı.
    Derviş’in Kavalı tınısıyla sizi kitabın ilk sayfasından alıp bir yolculuğa çıkartıyor. Yolda kısa kısa öyküler eşlik ediyor size. Kimlerin öyküleri yok ki: fahişeler, sokak çocukları, travestiler, mevsimlik işçiler, kadınlar, çocuklar, ruhları incinmiş ve tecavüze uğramış bedenler…karşılıyor sizi. Bir nevi ötekilerin öyküleri bunlar, biliyorsunuz değil mi? Belkide bi huzursuzluk kapladı içinizi hani şu sırtınızı döndüğünüz sokağın öyküleri. Herhalde Ergür abide bunun farkındaki ötekilerin öykücüsü demiş kendine.

    Ergür abi kim? O bir öğretmen aslında ama hep öğrenci olduğunu dillendiren bir öğretmen. Hani şu problem olan tatil ayları vardır ya öğretmenler ile genel toplum arasında. Onu en hüzünlendiren aylardır diye tahmin ediyorum öğrencilerinden daha doğrusu öğretmenlerinden ayrı kaldığı için. Hep gülen bir yüzü vardır oysaki hüzünlü bir gülümsemedir yüzündeki. Her daim aklının bir ucunda bir “ CAN”ı düşünüyordur.

    Yazar olma konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Ergür abiyi beş yıldan fazladır takip ediyorum ama hiç kendine öğretmen demediği gibi yazarda demedi. Yazmaktan, öğretmekten, anlatmaktan, sazını eline almaktan, dinlemekten…vazgeçmedi. Ne diyor bu Mehmet diyorsunuz değil mi? “ CAN” olun arkadaşlar gerisi zaten gelir arkasından.

    Kitap 38 öyküden oluşuyor. Bazı öykülerin tamamını paylaştım aslında ne anlatıldığı anlaşılsın diye. Lakin galiba insanlar yine ne anlamak istedilerse onu anladılar.
    #35495962 #35501094 #35501531 #35501775 #35502014 #35507479 #35507745

    Bazı öyküleri paylaşmamın sebebi beğenilme veya kitabı takdir etmeniz merkezli değil elinize aldığınzda kitabı neyle karşı karşıya olduğunuzu bilmeniz için. Sonuçta insanı yıkan beklentilerdir. Öykü alanında çok şey bildiğimi iddia edemem. Öykünün biçimi, karakterleri, olay örgüsü, uzunluğu… nasıl olur bilmem umursamamda aslında. İster istemez benim ilgimi çeken genelde alanım merkezli olan insanlar oluyor. Benim için öyküde olması gereken hayattır, sokaktır, pencereden baktığınızda karşınızda olan insandır. Bu kitap işte tam buna karşılık geliyor belkide gözlerinize çektiğiniz perdenin arkasındaki akıştır.

    Öykülerin bende bıraktığı izlenimi ifade etmem gerekirse, dünyanın artık eylemden çok sözcüklere teslim olduğudur. Ne diyordu bize kitapta: Ben susuyorum hepinize. Merhametli olduğunuza, vicdanlı olduğunuza, dürüst olduğunuza, insancıl olduğunuza, herkesten ayrı olduğunuza öyle inanmışsınız ki, size karşı susmaktan başka bir şey gelmiyor elimden!Ölsem bir gün, başucuma toplanan sokak kedileriyle haber olsam gazetelere ve televizyonlara, sosyal medya hesaplarınızdan yazarsınız hemen; “bizi sakın affetme çocuk!”, “ah nasıl da masum, keşke benim kardeşim olsa”, “kim bilir neler çekti, sahip çıkamadık bu çocuğa”, “mekanın cennet olsun yavrum, şimdi cennette huzurlusundur”…Gözünüzün önündeyim ve beni görmezden geliyorsunuz sosyal medya melekleri; evet evet, çok iyi niyetlisiniz aslında. “Yalnızım” desem, hepiniz yalnızsınız, “bana aylardır sokak kedileri dışında hiçbir can sevgiyle dokunmadı” desem, biliyorum ki, hepinizin sevgisi, dokunuşu, vicdanı en fazla birkaç kişilik yer kaplıyor ve ben hiçbir zaman o birkaç kişiden biri değilim…( Sf. 65 )

    Hani insanlık maskesi takıp yapay hassasiyetler içerisinde boğulmuş bir insanlık profili düşünün. Herkes hassas, merhametli ve sevgi dolu o zaman sorun nerede? Sorun nerede biliyor musun? Sorun sadece teoride olması pratikte ( eylemde ) yok hükmünde insanlık. İnsanlığın mottosu ne biliyor musun? “ Önce can sonra canan “ o “CANan” hiç gelmedi çünkü hiç insan kendine yetmedi. Kaçımız sokak çocuklarının gözlerindeki parıltıya eşlik ettik, kaçımız o üşüyen kirli ( ! ) ellerini korkmadan avucumuza alıp ısıttık.
    O sıcak surlarla çevrili kale misali evlerimize hapsediyoruz kendimizi ve yapay hassasiyetler dizisi içerisinde mutluluklar dehlizlerinde yüzüyoruz. “ Anlıyorum annemi, babamı, dedemi, ninemi, herkesi… Ah, sevgisizliğinize, samimiyetsizliğinize, zalimliğinize öyle güzel kılıflar buluyorsunuz ki, acılarınızı öyle güzel yarıştırıyorsunuz ki, kendinizi öyle güzel aklayıp paklıyorsunuz ki, gurur duyun kendinizle… “ (Sf. 108)

    Sakın kendimi sizden ayrı tutuyorum sanmayın zaten tutarsam bu benim en büyük yanılgım olur, bende bu toplumun bir ferdiyim sonuçta. Sadece kirli bir eylem olan konuşmayı beceriyoruz oysaki “ötekilerin” çığlıklarına kulaklarımızı tıkamışız. Yapay çözümler üretiyoruz sorunun ne olduğunu bilmeden. İnsanları yürekleri bir buz dağından farksız ama yapılan yardımlar (!), bağışlar(!)…sosyal medyada ve iletişim araçlarında yarıştırılıyor. Ötekiler ne diyor biliyor musun: Siz bizi görmezden geliyorsunuz; ama biz sizin gözlerinizin içine bakıyoruz. Samimiyetsizlikten başka bir şey yok gözlerinizde; “samimiyet” diyorum, mesela sıcacık bir akşam simidini bir sokak köpeğiyle bölüşmek… Bölüşebiliyorum samimiyetle, en güzel samimiyet bölüşmektir; oysa her biriniz ne kadar da iyi niyetli, duyarlı ve farklısınız değil mi…(Sf. 138)

    Sorunun bireyde olduğunu ifade etmiyorum yanlış anlaşılmak istemem sorun toplumsal bir yozlaşmada. Görülen, bilinen ve duyulan lakin kimsenin ifade etmeye cesaret edemediği hakikatte. Sonuçta kimse tekerine çomak sokulmasını göze almıyor veya alamıyor herneyse işte : cv kötü gözükmesin, evleneceğim, ev taksidim var, çocuklar küçük, çocuklar okusun, çocuklar bi evlensin…


    Çok uzattım biliyorum ama en azından bu kitabı okuyun belki bir şey değişir demeyeceğim gerzek kişisel gelişim uzmanları gibi çözüm basit aslında “ EYLEME” geç güzel arkadaşım “EYLEME”.

    Kitapla Kalın.

    Not: Niye inceleme yazdım ? Çocukların bir masala kandığı gibi bende senin sözlerine kanmışım.
    https://www.youtube.com/watch?v=50pM9jccmd4
  • Tarih kitaplara sığmaz.
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 32 - Ötüken
  • Hayat bizim hepimizi aynı teknede yoğurmuş, aynı yumağa sarmıştır.
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 9 - Ötüken
Kitap,film ve müzik aşığı;felsefe,ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilir, şiir sever.Çok düşünüp az konuşma taraftarı.
#26967254
#28801617
#25866037
Hiçlik
İktisat ve Sosyoloji
İzmir
Mardin
51 kütüphaneci puanı
806 okur puanı
22 Haz 2014 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 617 kitap

  • Toprak Ana
  • Kendi Kendine Psikanaliz
  • Toplum Sağlığına Bir Köprü Tıp Eğitimi
  • Asur'un Kadim Sabii Dininden Günümüze Ezidiler ve Mandeenler
  • Doğa Üzerine Bir Epitom
  • Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi
  • Arap Kaynaklarına Göre Yezidiler ve Yezidiliğin Doğuşu
  • Şark Meselesine Dair
  • Sevme Sanatı
  • Pâye