Abartılmış sorumlulukların tutsağı olup olmadığımız kuşkuları, barbut oynamaya koyulurlar alnınızın kırışıklarında...Yok geçinme derdi, yok çalışma disiplini, yok konferans randevusu, yok söz verilmiş kitap, yok ödenmesi zorunlu para, yok değiştirilecek dam saçağı, yok dökülecek çöp kovası, yok alınacak yarım ekmek, yok temizletilecek pantolon, yok lastiği şişirilecek araba, yok edilecek telefon, yok gidilecek misafirlik, yok suyu tazelenecek vazo çiçekleri, yok elinin körü, yok ananın örekesi...*Tıpkı beklenmedik bir anda duruveren bir saat gibi, tıpkı tık diye dünyadan kaybolma gibi, hepsinden bir anda vazgeçip; bir istasyonda ilk gelen terene, sonra ilk gelen otobüse, sonra ilk kalkan uçağa, sonra ilk gördüğünüz vapura binerek, aklınızın yönlendire yönlendire üstünüze giydirdiği yaşam biçimini, bir ceketi çıkarırcasına sırtınızdan çıkaramaz mısınız?*Vaktiyle bir Stockholm gecesinde Afganistana gitmeye karar vermiştim.Kalkıp gitmiştim de...Dönüşte "Bir uçtan bir uca"nın iki bölümü yazılmış oldu.Çok da iyi oldu.Avareliğin de kendine göre bambaşka bir aklı vardır.Alışkanlıkları güvence çemberi içinde tutmaya çalışan aklın ise, avareliği çokçası bücür kalıyor.***Sabahları yürürken okula giden çocuklarla, işe giden büyüklerin birbirini tamamlayan parantezleri, bazen içimi bunaltır.Görünmez bir iradenin gitgelli mekanikliğinde, ekmek parası kazanmak...Yediden talime başlayıp, altmış beşine dek...Sonra emekli olmak...Sonra da ölmek...Gitgelli mekaniğin dışına düşmeme azminde, akıllı bir yaşam işte...İyi be...Geçip giden trenler başkaları için...Geçip giden uçaklar başkaları için...Geçip giden vapurlar başkaları için...Geçip giden otobüsler başkaları için...Güvenceleri bozmadan akıllı bir yaşam, gebermeden önce aç kalmamak için...Aç kalıp kalmama trapezlerinde çift