Gönderi

Platon Okuma Şöleni
Puan vermedi·200 syf.··
2018 39. kitabı
Platon okumalarının ilk haftasında Hasan Suphi ve Pierre Riviere ile birlikte düzenlediğimiz Platon Şöleni’ne ilk önce Platon’un gençlik eserlerinden olan Socrates’in Savunması ile başlamaya karar verdik. İlk hafta da da inceleme yazmayı ben üstlenmiş bulunuyorum. Platon’un gençlik eserlerinden olan Socrates’in Savunması eserini yazarken, hocası Socrates’in fikirlerini, yaşamını ve ideallerini – haksızlığa karsı verdiği savaşta, yönetimin bilgi konusunda yetkin olan bir tür bilgeler katmanı tarafından üstlenilmesi gerektiğini– aktarmıştır. Hocası Socrates öldüğünde Platon, henüz yirmi sekiz yaşındadır. Kendisi filozof olmadan önce yetenekli bir atlettir ve geniş omuzlara sahip olduğundan dolayı ona Platon lakabı takılmıştır. Kitapta işlenen konunun asli noktası Platon ve Socrates’in Atina Demokrasi’sine, Atina demosuna duydukları güvensizlikle biçimlenmiştir. Platon bilindiği gibi aristokrat bir aileden gelir ve çalışmayı dahi hor gören bir düşünürdür. Asıl düşman olarak gördükleri ise; ayaktakımı olarak gördüğü halk tabakası ve sonradan Atina’ya ayak basan Sofistlerdir. Socrates’in Savunması eserinde de Platon, Socrates’in eleştirilerini serimlerken, hocasıyla benzer görüştedir. Socrates, halk demosu tarafından ölüme mahkum edilmiştir ve bu yüzden Platon’un yaşamı boyunca uzak durduğu ve hatta nefret ettiği demokrasi kavramını birçok eserinde eleştiriye tabi tutulmasına yol açmış olduğu iddia edilir. Socrates’in Savunması eseri, Socrates’i mahkemeye şikayet eden Atina yurttaşı Meletos ve Aristophaes’in bir tiyatro oyununda Socrates’in gençleri yoldan çıkarmakla ve tanrıya karşı gelmekle suçlamalarıyla başlar. Socrates mahkemede ona karşı yöneltilmiş olan suçlamaları her zamanki dialogos/dialektiqui yöntemiyle Meletos’un savlarını yerden yere vurur. Amacının tanrılara karşı gelmek değil; sorgulanmamış bir yaşamın yaşamaya değmeyeceği üzerinedir. Çünkü çoğunluğun oylarının geçerli olup, suçlamanın yöneltildiği kişinin kitleler eşliğinde ölüme kolayca mahkum edilmesine defalarca şahit olmuştur. Onu amacından saptıracak herhangi tanrısal buyruğun( yasalar) onu yolundan saptıracak kadar iradesine boyun eğdiremeyeceğini belirtir. Socrates, mahkemede savunmasını verirken de güçlü sorgulayıcı iradesinin önünde hiçbir şeyin – ölümün bile – duramayacağını kesin bir dille belirtir. Ve bu zavallı yaşlı Atinalının elinde ne drahmileri vardır ne de bilgisi olduğuna inanır. Tek inandığı şeyin, hiçbir şey bilmediğini ve bunun onun sahip olduğu tek bilgi olduğunu da birçok yerde belirtir. Atinalıların kendini beğenmiş bilgiçliklerini alaya alır ve bunu yaparken hiçbir şey bilmediğini soru sorma yöntemiyle tanıtlar. Socrates, asıl suçunun – tabi bu bir suç olarak kabul edilecekse – bilgili geçinenlerin bilgisizliğini ortaya çıkarması olarak gösterir. Socrates kendisine bilge lakabını takmaz iken, Delphoi Tanrısına Atina’da bilge olanın kim olduğunu soran da inatçı Khairephon’dan başkası değildir. Socrates ise, bilge olmayı şu açımlandırma işlemiyle tanıtlamaya çalışır : “ O hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmiyorum aöa bildiğimi de sanmıyorum. Daha doğrusu, bilmediğimi biliyorum; demek ki ondan biraz daha bilgeyim” der. Bilge olmanın ölçütünün ortaya konulması böylesi basit bir mantık yürütmeyle ortaya konur. Socrates bilge değildir, olsa olsa bilmediğini bildiği için bilgedir. Çünkü sorgulaması sırasında hiçbir şey bilmediğini bilmiştir ve bu hiçbir şey bilmemenin bilme hali : bilgeliğin kendisidir. Erdeme giden yolda böylesi bir bilinmezlik hali, bilge olmayı ve erdem sahibi olmayı bir ölçüde sağlamaktadır. Socrates, kendi savunmasını yaparken yalnızca ona yöneltilmiş asılsız suçlamaları alaya almakla kalmaz; devlet yönetiminin yozlaşmışlığını da kritik eder. Ben tanrının, devletin başına sardığı bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum demesi de bunun açık göstergesidir. Devlet yönetiminin yozlaşmışlığını; Atina demokrasisinin çoğunluğun bilgisizliğine göre hareket edip kendi çıkarları doğrultusunda eylemde bulunmaları dolayısıyladır. O nedenle Socrates, hiçbir zaman devlet dairelerinde dirsek çürütme taraftarı olmadığını belirtir. Devlette görülen birçok yasa dışı ve haksız işe karşı doğrulukla savaşarak, size ya da herhangi bir kurula karşı gelen hiç kimse ölümden kurtulamıyor; bu yüzden devlet adamı değil, yalnızca yurttaş olarak kalmam gerekir, diye belirtir. Socrates’in suçlanmasının asıl nedeninin Kritias’ın ölümünde – Platon’un amcası – parmağı olduğuna yönelik arka plan gerçekliğini, Eyüpoğlu, önsöz de belirtir. Böylelikle Socrates’in yalnızca teori adamı olmadığını aynı zamanda pratik alanda da savaş verdiğini görmüş oluyoruz. Marx’ın Feuerbach Üzerine 11. Tezinde ifade ettiği: filozofların dünyayı yalnızca çeşitli biçimde yorumladığını, asıl sorun onu değiştirmektir, söyleminin Socrates’in şahsında kısmen olumsuzlandığını böylelikle görmüş oluruz. Tabi bu yalnızca bir iddiadır. Socrates’in toplumda itici bir bilişsel pratiği ortaya koyması, idealizmin kökünü de ortaya koyması açısından önemlidir. Socrates, kendi savunmasını verirken; gücünü yasalara dayandırmakla politik olarak yasalar ile mantık yürütmesini sınırladığını görürüz. Çünkü mevcut koşullarda herhangi bir değişkenliğin radikal savunuculuğuna soyunmaz, aksine Atina demokrasisine ve yasalarına olan bağlılığını ifade eder. Aynı zamanda tanrılarına da saygı duyduğunu ve inanç beslediğini de belirtmektedir. Böylelikle onun muhafazakar yönünü ortaya çıkartmış bulunmaktayız. Tabi ki modern anlamda bir tür muhafazakarlık ideolojisinden bahsedemesek de, Socrates’in karşı çıkışının mevcut koşulları değiştirmeye yönelik olmadığını görmek pek de zor olmaz. Socrates’in mahkemede parmak basmış olduğu bir diğer konu da Ölüm üzerinedir. Ölümü iyilik olarak tanımlamanın yanında Ölümü iki şeye ayırır ; ya bir hiçlik, büsbütün bilinçsizlik halidir, yahut da herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya geçme durumudur. Böylelikle Platon’un idealar dünyasına Socrates’in söylemiyle göz kırptığını görmüş oluruz. Socrates, ölüm ile kendi ölümsüzlüğüne kapı aralamıştır ve ölüm gibi ciddi bir konuya dürüstçe parmak basması, ancak o ölecekken vurgu yapılarak son bulabilirdi.
Felsefe
Sokrates'in SavunmasıPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202564,6bin okunma
··
256 Gösterim
3 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Sorel
Gönderi Sahibi
Pierre, bir nokta daha vardı. Ki bence gayet önemli bir nokta. Socrates'in vakitsiz ölümü üzerine. Socrates'in vakitsiz ölümü, vakitsiz öten horozun durumu gibidir diyordu önsözde ( Eyüpoğlu) örneğin Socrates'in ölümü bir tür fedakarlık olarak addedilebilir mi? Belki bu soru tartışmayı alevlendirir. 😊
Öncelikle inceleme için teşekkürler. Nereye varacağımızı yahut ne yapacağımızı henüz tam olarak bilmediğimiz bir etkinliği,ciddiyetle bir adım atarak başlatmış olmana ziyadesiyle sevindim. Bizde bir yerlerinden karıştırarak umarım bir şeyler ortaya çıkarabiliriz. İlk olarak şu noktada şerh düşüyorum sana (aslında reddiye içermeyen bir şerh bu biraz) ; Marx'ın 11.tezde dile getirdiği savın Sokrates'in şahsında kısmen olumsuzlandığını bile dile getirmek sadece bir iddia olsa bile güçlü bir iddia olurdu . Zaten kendin de bir sonraki paragrafın son cümlesinde bu durumu açıklıkla ifade etmişsin. Sokrates de savunmasında yasaya bağlılığını ve kentin kutsal değerlerine saygılı olduğunu defaten dile getirmiş ve savunmasını bunun etrafında örmüştür de nitekim. Meletos'la arasında geçenlerde sarf ettiği, kimseyi yoldan çıkarmama veya yapıyorsa bile bunu bilerek ve isteyerek yapıyor olmadığına dair söyledikleri, tam anlamıyla değişimi kast eden ve bunun için pratik öneren Marx'a örnek teşkil etmez senin de bahsettiğim cümlede -...Socrates’in karşı çıkışının mevcut koşulları değiştirmeye yönelik olmadığını görmek pek de zor olmaz.- vurguladığın gibi.
Sorel
Gönderi Sahibi
Marx'ın 11. Tezine yönelik bir tür olumsuzlama olarak görülebilir dediğim vakit; açıkçası tereddüt de yaşadım. Yalnızca bir iddia dememin nedeni buydu. Bugün de felsefenin sönümlemesi anlamını taşıyan bir 11. Tez tartışması sürüyor. Marx'ın değişimden kastı gerçek bir devrimci atilim ise eğer, bunu filozoflardan bekleme gafletine düşmek olsa olsa tarihsel bir yanılgıya şahit olmaktır. Ki Marx, Hegel'i eleştirdiği tarihsel varlıklar rolünü de gözardı etmiş oluruz. Yine de böylesi devasa bir değişime önayak olan bir düşünür varsa eğer- büyük oranda etkime gerceklestirmisse yani - bu kişi Lenin'den başkası değildir. Lenin ve Felsefe eserinde Althusser, Lenin'in tarihselligine, değişime olan praxisisine vurgu yapar. Tabi praksisi eleştirirek. Dediğim gibi ciddi bir iddia olur ancak tartışmaya açma bağlamında iyi bir iddia olacağını düşündüm. Socrates'in yasaları bile karşısına aldığı hatta ölümü bile önemsemediği konusunda şüphelerim var. Tabi ölümü onemsemedigini çıkartabiliriz. Heralde burada Spinoza'nın Conatus'una kimse konuyu götürmeyecektir. Yasalar karşısında saygılı olduğunu belirtir ancak onu engelleyecek hiç bir şeyin olmadığını da ifade eder. Orada Socrates politik davraniyor. Çelişik gibi görünüyor o nokta.
Öncelikle elinize sağlık, https://1000kitap.com/althusser . İncelemenizi okurken bir kez daha ne kadar doğru bir karar verdiğimize tanık oldum. Diyalogları bitirdiğimizde zihnimizde müthiş bir bakiye kalacağından eminim. İzninizle ben de kendimce birkaç katkı sunmak istiyorum. Bahsettiğiniz gibi Platon'un hocasının öldürülmesinden dolayı "demokrasi"ye duyduğu nefret aşikâr. Yalnız bu muhtemelen Sokrates ölmeden önce de mevcut. Zira Sofistlerin retoriği kullanarak insanları ikna etmesi, hakikati sadece söylemin gücüne indirgemesi ve nihayetinde göreli bir dünya görüşüne varmaları, Sokrates'in tam da karşısında durduğu şey. Sokrates her şeye rağmen evrensel hakikatlerin olduğunu savunan bir figür. Bu anlamda diyalogun başındaki şu ifadeler özellikle ilgi çekici: "Fakat Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş hazır bir nutuk söyleyecek değilim” “Söyleyiş iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakınız, asıl buna önem veriniz.” Görüldüğü üzere, Sokrates demokrasinin bu süslü dile dayalı kültüründen olabildiğince uzak durmaya çalışan birisi. Ki Laertios Diogenes’e kalırsa, Lysias Sokrates’e bu suçlamadan kurtulmayı sağlayacak süslü bir savunma önerir ancak Sokrates “Söylevin çok güzel, ama bana göre değil” diyerek geri çevirir. Çünkü Sokrates kendi konumunu söylevin ve çoğunluğun gücünden münezzeh; hakikatlerden yana bir konum olarak tanımlar. Yine başka bir kaynağa göre, suçlamayı yapan Anytos, dönemin halkçı partisinin ileri gelenlerindendir ve Sokrates’in bu tutumunun başlarına bela olmasından dolayı onu ortadan kaldırmak istemektedir. Çünkü Sokrates siyaset açısından fazla dürüsttür. Bir diğer mesele olan Sokrates’in yasa savunuculuğunu da Kriton diyaloğunda daha güzel göreceğiz. Aslında Sokrates’in yasalara bağlı olmasının altında döneminin kent devletlerinin yönetim biçimi yatmaktadır. Bu “polis”lerde kimse kimseyi belirli bir kente zorlamaz, eğer o kentin yasalarını beğenmiyorsanız rahatlıkla başka bir polisin vatandaşı olabilirsiniz. Sokrates genel olarak Atina’dan memnundur bu yüzden de hiç başka kentte yaşama ihtiyacı duymamıştır. Bu sebeple sadece yasalar onun aleyhine işlediğinde kalkıp onlardan şikâyetçi olmayı ve bu yasalara başkaldırmayı kendi açısından bir tutarsızlık olarak görmüş, tutarlılığından ödün vermemek adına –özellikle Sofistlerin yıktığı değerleri ayakta tutmak için- ölümü göze almıştır. Çünkü onun deyimiyle asıl mesele “ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır”. Neticede insanlık tarihi yüzlerce Sokrates gördü, bazılarının savunmalarına şahit oldu; bazıları son sözlerini söylemeden göçüp gitti. Bu anlamda “sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati ile kendisini “at sineği” olarak tanımlayan Sokrates arasında ilkesel duruş açısından çok az fark olduğunu düşünüyor aziz anısının önünde saygıyla eğiliyorum :)
Sorel
Gönderi Sahibi
Evet, dediginiz doğru. Soylediklerim indirgemeci bir tutumla özdeslesiyor bu durumda. Sınıfsal bir gerçeklikten bağımsız bir alandan öte, ıdeolojik olandan bağımsız bir gerçeklik olabilir mi? Diye sorulabilir belki. Indirgemeci tutumun yerini ıdeolojik veya söylemsel olanın analizi kaplar böylelikle. Nihayetinde böylesi bir çaba da boşa bir çaba olabilir. Ideolojinin bir tarihi yoktur çünkü. Belki de Platon'un Sofistler ile olan ilişkilerinin hakikat boyutu ( Varlık- Yokluk ) bir yana, politik olarak tutumlari da ele alınabilir. Her şeyden önce Sofistlerin Atinalı olmadığını biliyoruz. Tabi bu Platon'un Atına proto milliyetçisi olduğunu kanıtlamaz ancak Atinalı olmamaları- yurttaş olmamaları- ve parayla ders vermelerini yerer. Yine de Platon, onları ciddiye alıp güçlü bir muhtelif güç olarak görmesi önemli tabi.