Annem de, güm güm öten öfkeli adımlarla odadan hızla çıkıyordu işte o zaman, gidiyor, ben rahatsız olup uyanayım diye salondaki büyük radyonun sesini sonuna kadar açıyordu. Evimiz, tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca. Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengarenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen alemlerde geziniyordu sanki. Ardından da, bu alemlerin ağırlığıyla birlikte gelip hiç beklenmedik bir şekilde benim aklımın orta yerine düşüveriyordu.
O böyle düşüverince, ben de gözlerimi hemen açıyordum tabii ve yattığım yerde yan dönerek, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan odanın içindeki eşyalara, resimlerini çizecekmişim gibi uzun uzun bakıyordum. Böyle zamanlarda, uykuyla uyanıklığı birbirinden ayıran o sisli çizginin üzerinde durmak, dünyaya oradan bakmak ve gördüğüm şekillerle işittiğim sesleri birdenbire değil de, adeta geviş otu çiğnercesine, sindire sindire algılamak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü.
Hatta, böyle zamanlarda yastığın hizasından eşyalara doğru bakarken, çoğu kez, insan herhalde uykudan kalkınca hemen uyanamıyor da, bir şeyleri gördükçe, o gördüğü şeyler kadar parça parça uyanıyor, diye düşünüyordum. Masayı görmüşse masa, kitapları görmüşse kitaplar, giysileri görmüşse giysiler, duvarları görmüşse duvarlar kadar uyanıyor, diyordum sözgelimi. Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. Ardından da, olaya bu açıdan bakıldığında, var olan her şeyi asla aynı anda göremeyeceğimize göre, demek ki uyanmanın hiç, ama hiç mi hiç sonu yok, diyordum.
Sonra, o halde biz sürekli, sınırlarını algılayamadığımız kocaman bir uykunun içinde uyuyup uyanıyoruz, diyordum ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu dediklerim yüzünden artık o sırada kafam tıpkı bir çıfıt çarşısı gibi adamakıllı karışıyordu.