372 syf.
·2 günde
İclâl Aydın'ın ilk okuduğum kitabı.

Belki pat diye konuya giriyorum ama nasıl övsem ya da hangi kısmını çok sevdiğimle söze başlasam diye düşünüp dururken buldum kendimi ve "zorlama ne düşünüyorsan onu yaz" dedim.

Öncelikle kitabı okumaya başladığınız ilk sayfalar sizi hemen sarıyor ve Ayvalık, Cunda şöyle bir gözünün önünde canlanıyor. Sayfalar sonra o canlanan görüntü gitmek bilmiyor, fazla tekrara düşen uzun betimlemeler bir süre sonra can sıkan bir hale bürünmeye başlıyor.
Çocukluk anlıları tatlı tatlı kelimelerin arasından size el sallarken, birden hoop ne oluyorsa oluyor ve "okurken sayfa mı atladım acaba" diyorsunuz. Yani en azından ben öyle dedim kendi kendime. Neyseki o kafa karışıklığı 30 sayfa kadar sonra hızlı bir şekilde çözülüyor ve yine derin yine uzun anlatımlar ve sonrasında yeni bir " sayfa mı atladım acaba" düşüncesi...
Konuya gelecek olursak, aslında hepimize tanıdık gelen, duyduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız hayatların yalın hali. Yani gerçekçi ve duyguları taze tutmuş akıcı dil...
Anlatımlar arasındaki boşluklar doldurulsaydı ve sayfa sayısı artsın diye bir çok betimleme, tabiri caiz ise bir metre sağdan, bir metre soldan bakılıp tekrar tekrar anlatılmasaydı ( bence öyle) çok daha güzel bir kitap ortaya çıkardı.
Aldığıma okuduğuma pişman mıyım? Kesinlikle değilim. Hatta bazı yerlerinde gözlerimin nemlendiği bile oldu.
Fakat kitabın bölümlerinde bir şeyler eksikti ve bu da beni rahatsız etti.

Son bir dipnot:
Kitapların kendilerini okutmak için seçtikleri zamanlar vardır. En azından ben buna inanıyorum. Her mevsimde okuduğum tür değişiyor çünkü. Eğer bu kitabı yazın okusaydım belkide bu düşüncelerle yazmayacaktım belki o zaman daha yavan ya da daha şahane gelecekti ama bu kitap bugünü seçti...
Herkese iyi okumalar