·352 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Ocak 2000 00:00 · Eskiden, şanlı Devrim’den önce, Londra bugün yaşadığımız güzel kente hiç benzemiyordu. İnsanların karınlarını doyuramadığı, yüzlerce, binlerce yoksul insanın yalınayak başıkabak dolaştığı, başını sokacak bir ev bulamadığı, karanlık, pis, berbat bir yerdi. Sizin kadar çocuklar, acımasız efendileri için günde on iki saat çalışırlar, yavaş çalışacak olurlarsa kırbaçlanırlar, boğazlarından kuru ekmekle sudan başka bir şey geçmezdi. Böylesi korkunç bir yoksulluk hüküm sürerken, çok büyük ve çok güzel birkaç evde, bir sürü uşağın hizmet ettiği zenginler yaşardı. Bu zenginlere kapitalist denirdi. Bunlar, göbekli, çirkin, umacı gibi adamlardı. Frak dedikleri siyah, kuyruklu ceketler, silindir şapka dedikleri, soba borusuna benzeyen, acayip, parlak şapkalar giyerlerdi. Kapitalistlerin üniforması olan bu giysileri başkalarının giymesi yasaktı. Bu dünyada ne varsa hepsi kapitalistlerindi, herkes de onların kölesiydi. Tüm topraklar, tüm evler, tüm fabrikalar ve tüm para onlarındı. Sıradan biri bir kapitalistle konuşurken, onun önünde boyun büküp eğilmek, şapkasını çıkarmak ve ‘Efendim’ demek zorundaydı. Kapitalistlerin başkanına Kral denirdi, sonra…
Sonra ‘Büyük birader’ adını verdikleri biri gelir. Toplum üç kısma ayrılır;
1.İç Partililer: Ayrıcalıklı üst tabaka.
2.Dış Partililer: Parti içinde iş imkanı verilmiş orta tabaka. Her hareketleri tele-ekran adı verilen bir sistemle izlenir. Düşünmeleri kesinlikle yasaktır.
3.Proleterler: Toplumdan dışlanmış alt tabaka. Halkın büyük bir çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen parti tarafından önemsenmezler, düşünmekten bile aciz oldukları için denetlenmelerine gerek yoktur, kendi hallerinde yaşarlar.
Partinin üç temel sloganı vardır;
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR
Partinin amacı, gerçekliğin denetim altında tutulabilmesi için, bellekten ve geçmişten yoksun bir toplum yaratmaktır. İktidarı ellerinde tutanlar, kitlelere sürekli hükmedebilmek için, düşünmeyi, eğlenmeyi, erotizmi hatta ve hatta kelimeleri bile yasaklar çünkü insanlar sözcüklerle düşünürler. Parti, sabah kalktığınız andan itibaren gece yatıncaya kadar sizi tele-ekran yardımıyla gözetler dahası çocuklarınızı birer casusa, sizleri de düşünmeyip yalnızca itaat eden birer robota dönüştürmeyi hedefler. Düşünce suçunu işleyenler en büyük cezayı alır. Bu ceza ölüm değil yok olmaktır. Şöyle ki, eğer düşünce suçu işlenip yakalandıysanız kelimenin tam anlamıyla buhar olursunuz, yaşadığınıza dair bütün kanıtlar yok edilir, ne geçmişte ne şimdide ne de gelecekte hiç var olmamış olursunuz.
Kahramanımız dış partili Winston adında orta yaşlı bir adamdır. Partinin psikolojik baskılarından bıkmış usanmış, düşünce suçunu çoktan işlemeye başlamıştır bile. Tele-ekrana karşı her gün rol yaparak düşüncelerini gizlemeye çalışır fakat yalnız olmadığını fark edince işler çığırından çıkar.
George Orwell’in kitapta yarattığı aslında bir ütopya değil dünü bugünü ve hatta yarını kapsayan bir gerçekliktir. Kitabı okurken savaşın aslında barış demek olduğunu, özgürlüğün yarattığı köleliği ve cahilliğin en büyük güç olduğunu göreceksiniz. Ufkunuzu açacak, aklınızı başınızdan alacak bir kitap. Tek kelimeyle mükemmel, iyi okumalar dilerim. :)