-''Uçurtmayı vurmasınlar, çocuklar uçurtma da uçurabilsinler diye...(ALINTI-#42452824)
Kuralları büyüklerin koyduğu dünyada çocuk olmak, çocuk kalmak, çocukça davranmak mümkün müdür? Hangi çocuk bunun altından kalkabilir, hangi çocuk bunu anlamlandırabilir?
Kadınlar koğuşunda geçen, annesiyle birlikte hapishanede yatan bir çocuk ve onun en yakın arkadaşı siyasi suçtan mahkum olup hapis yatmış, sonra cezasını çekip hapishaneden çıkmış olan İnci.
Bir çocuğun gözünden, yaşanan olayların nasıl anlamlandırıldığını açıkça gördüğümüz sade ve basit bir dile sahip olan bir eseri okuyoruz. 12 Eylül’de düşünmekten, kitap okumaktan hapis yatan, fikir suçu işleyip hapis yatan kadınları masum bir çocuğun en sevdiği arkadaşı İnci’ye yazdığı, yazdırdığı mektuplardan okuyoruz. Her mektubun farklı bir dili, farklı bir üslubu, başka başka yaşanmışlığı var. Barış eğer mektubu Selda ablaya yazdırmışsa, sevgili muhterem İnci diye başlıyor, Filiz’e yazdırmışsa daha sıcak, daha çocukça bir dille başlıyor. Ama temel hissiyat aynı, tek başına çocuk olmak, oyun oynaması gerekirken baş gardiyanı çok anahtarlı amca olarak tanımak,etrafında olanları sorgulamak, hapishane duvarlarının dışındaki hayatın nasıl olabileceğini bilememek, akşam güneşin battığını görememek, sabah güneşin nasıl doğduğunu bilememek, gökyüzünün mavisine hasret kalıp, hiç yıldız görememek, kapıdaki penceredeki küçük açıklıklardan kafayı uzatıp koca dünyada, o koca gökyüzünde tek bir tane ufacık bir yıldız görebilmek.
- ''Bugün ne oldu biliyor musun? Annemle birlikte hastaneye gittim. Annem babamın kucağına vermişti de, babam bana köşeden simit almıştı ya hani. O zamandan beri ilk çıktım dışarıya. Dışarısı ne kadar büyükmüş! Dışarısının gökyüzü de kocaman. '' (ALINTI-#42457377)
-''Bu akşam hiç istemedim içeriye girmeyi. Çok güzeldi hava. Kuşlar ötüyordu gün batarken. Avlunun bir kenarından görünen kavak ağacının en tepe yaprakları var ya... Oraya vurmuştu güneş. Bir de kuşların kanatlarına. Güneşin batısı çok güzel olurmuş, öyle mi? Ben hiç görmedim batışını. Doğuşunu da görmedim.'' (ALINTI-#42455801)
Düşünmek suç, eğer düşünmeye meyletmeyi sağlıyorsa kitap okumak suç, akşam yenilen yemeklerde çocuk olduğun için tabağına iki parça fazla et koyulması suç, yalvarmak, özgürlüğü arzulamak suç, duvarların ardında görünen gökyüzünde maviliklerin arasında bir uçurtma beliriyorsa ve sana özgürlüğü, umudu hatırlatıyorsa suç…
Ama gel gör ki bir çocuğu ne olur uçurtmayı vurmasınlar diye ağlatmak suç değil, kitabı parçalarına ayırıp yakmak suç değil, kitabı yakanın yakıp yakmadığını kontrol etmek suç değil, kitabı yakanın yakıp yakmadığını kontrol edeni kontrol etmek suç değil…
- "Vurmayın uçurtmayı, ne olur vurmayın!" diye bağırmışım.(ALINTI- #42457893)
En üzüldüğüm kısımlardan biri ise kadınların haberlerde af çıkma ihtimalini duyup, çıkacak çıkacak af çıkacak diye oynamaya başlaması. Bisküvinin arasına ezilmiş ve sütle ıslatılıp karıştırılmış bisküvi konulup pasta yapılıyor. Her kadın kendisi için eziyor bisküviyi, kimi görüşe gelmeyen kocası, kimi gardiyanın kötü davranışı için. Sevinç büyük, af çıkacak, valizler eşyalar toplanmaya başlıyor. Ertesi gün oluyor, bisküvili pasta boğaza yumru olup oturuyor, eşyalar geri yerine yerleştiriliyor, af çıkmıyor.
-'' Keşke her gün af çıksa. Kimse bana bağırmıyor.'' (ALINTI-#42456226)
-''Bugün herkes eşyalarını açtı. Af çıkmadı.'' (ALINTI-#42456250)
Ülkedeki sıkıyönetimin getirdiği hüzün sadece bu kitapta anlatılan kadar değil elbette. Burada okuduğumuz koca gökyüzündeki ufacık bir uçurtma kesiti. Ama yürek burkan. Ama iç dağlayan.
Ben 80’ler dönemini bizzat yaşamadım, ancak akşam olduğunda yaşayanların yaşadıkları umutları, dilekleri, heyecanları, korkuları, üzüntüleri, acıları, iç çekişleri, canları, paylaşılanları, anıları, dayakları, kötekleri, sopaları, silahları, haksızlıkları, haklılıkları, çığlıkları dinledim.
Bu kitapta bir de Barış’ın çığlıkları yankılandı kulaklarımda. O demir kapı kapanıp İnci gittiğindeki çığlıkları.
Bembeyaz kağıdın üstünde kara yazıları değil de masum minik bir kalbi karatmaya uğraşanları okudum.
‘’Niye beni de yanında götürmedin İnci? Ben bavuluna girerdim ufacık olurdum. Bir keresinde saklanmıştım. Bulamamıştınız hiçbiriniz.’’
Keşke girebilseydin o bavula Barış. Keşke uçurtmayı vurmayın n’olur değil de hadi uçurtma uçuralım diyebilseydin. Çocuklukta yaşanan acılar unutulmaz, hep orada kalır bilirim. Bu yüzden büyüdüğünde sen de demedin mi zaten;
‘’Hiçbir şeyden habersiz bebekken girdiğiniz hapishane size ömür boyu taşıyacağınız bir yafta vuruyor ve bu yükü taşımaya başlıyorsunuz.’’ diye.
Demem o ki sevgili okur arkadaşlarım, okuyun..
Yaşayın
İçine girin
Mahkum olun
Barış olun
İnci olun
Filiz olun
Selda olun
Ayşe olun
Düşünen Nuran olun
Feride Çiçekoğlu olun
Hapiste yattığı zaman bir fotoğraf karesinde görünen kucağındaki çocuk olun
Sobada yanan zarf olun
Gönderilmeyen, idareye takılan mektuplar olun
Ama yazı olun
Yazın olun
Askerin Barış’ı oyalamak için aldığı simit olun,
Babası görüş gününde Barış’ı dışarı çıkardığında gördükleri masmavi gökyüzü olun
Hapishane duvarlarının içine düşen yaralı kuş olun
Uçun
Gökyüzüne bakıp yıldız görebilmek için kafasını cama yapıştıran çocuğun kafasına batan çivi olmayın
Enfeksiyon olmayın
İrin olmayın
Çok anahtarlı amca olmayın
Umudu öldürmeyin
Umut olun
Özgürlük olun
-''Gün gelip biz de senin gibi çıkar mıyız? Özgürlüğe çölde kalmış bitkiler gibi susamışız.'' (ALINTI-#42454218)
Kalplerde tıngırdayan tencere olun
Yürek olun
- ''Hani bir kere senle odun taşıyorduk. Benim göğsümde bir şey çalınıyordu da ben korkmuştum. Tencereler tıngırdıyor sanmıştım. Sen de gülmüştün bana. O çalan yüreğimmiş. Şimdi biliyorum artık.'' (ALINTI-#42457026)
Her şeye rağmen gökyüzünde uçan, sıkılan kurşuna, fışkırtılan suya direnen, bunlara rağmen ayakta kalan, uçan aynı zamanda kalpleri uçuran, özgürlükle dolduran, umutla dolduran, duvarların arasından el sallanılan bir uçurtma olun…
Sevgiyle kalın.
yadi.sk/i/Jrnu3T2rQl5c4gyoutube.com/watch?v=eglGN7W...