Gönderi

8/10
·78 syf.··
2019 14. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 21 Mart 2019 23:14
G. R. Ledger tarafından yazılma tarihi M.Ö. 395 olarak tespit edilen Ion, Platon’un gençlik dönemi eserlerindendir. Karakterlerini genellikle yaşamış tarihsel kişiliklerden seçen Platon, muhtemelen şairlerin sivri dilinden korkmuş olacak ki, bu diyalogda hayali bir figür yaratmaya ihtiyaç duymuş. Hayali karakterimiz Ion, İyonya'daki Efes’ten gelen, Homeros üzerine uzmanlaşmış bir rhapsoddur. Rhapsod ise şiir okuyan, büyük ozanların şiirlerini adabınca icra edip yorumlayan kişiye verilen addır. Diyalogun başında Ion ile karşılaşan Sokrates, Ion’un Homeros'a bağlılığının hüner bilgisine (tekhne) dayanıp dayanmadığını, ya da bu bağlılığın salt sezgisel olup olmadığını yahut Sokrates'in nazikçe belirttiği gibi, bunun tanrı vergisi olup olmadığını merak eder. İronik bir tarzda giriştiği övgü basamağında Sokrates, bir şair konusunda uzman olmanın onun sözlerinin ve düşüncelerinin tam anlamıyla bilinmesiyle mümkün olduğunu, bu yüzden Ion gibi bir rhapsodun hayranlık uyandırdığını ifade eder. Bu iltifat karşısında kayıtsız kalamayan Ion da kendini övmeye başlayarak Sokrates’in ağına düşer. Belirtildiği gibi diyaloğun temel derdi, şiir zanaatının -çünkü henüz böyle görülüyor- diğer zanaatlar gibi teknik bir bilgiye yani tekhne (τέχνη) olup olmadığıdır. Burada biraz “τέχνη” üzerinde durmak gerekiyor. Asıl anlamını Aristoteles ile kazanan bu terim, Platon’da yapıp etmedeki herhangi bir ustalığı ve daha da özgül olarak, içgüdüsel kabiliyete (phûsis) ya da salt rastlantıya, tesadüfe, şansa (tûkhe) karşıt bir şekilde ustalık gerektiren bir tür mesleki yeterliği belirtmekteydi. Terimsel anlamı diyaloga uygularsak Sokrates’in merak ettiği şey, şairin bir cezbe halinde mi yarattığı yoksa ürünü bilinçli planlı bir şekilde, belirli kurallara uygun olarak mı ürettiğidir. Diyalogu mümkün kılan da Ion’un kendi sanatının ikinci sınıfa dâhil olduğunu; yani bilgiden kaynaklandığını iddia etmesidir. İlk problem Ion’un Homeros hakkında uzman olmasına rağmen hemen hemen aynı konulardan bahseden Hesiodos söz konusu olunca dilinin tutulmasıdır. Hâlbuki herhangi bir konuda uzman olan birisi, o konuyla ilgili bütün alanlarda söz söyleme yeteneğine sahiptir. Örneğin bir hekim insanlara yararlı ve zararlı olan yiyecekleri bilip, bunlar hakkında konuşabildiği için hekimdir. Sadece elma üzerinde konuşabilen birisi ne hekimdir ne de onun bilgisi bir zanaatı temsil etme yeteneğine sahiptir. Bu cevap karşısında afallayan Ion, kendi durumunun nedenini sorduğunda Sokrates çünkü Homeros hakkındaki söylediklerinin bilgiden kaynaklanmadığını söyler. Ancak ben Sokrates’in açıklamasının aceleci bir genelleme olduğunu düşünüyorum. Sokrates’in yerine bu sahnede mantıkçı pozitivist Rudolf Carnap’ı koysaydık muhtemelen daha tatmin edici şöyle bir cevap verirdi: “Ey Ion, çünkü Homeros ile Hesiodos’un dilsel çerçeveleri birbirinden farklı. Evet, belli ki her ikisi de aynı zamanda cereyan eden benzer olaylardan bahsediyor. Ancak şeylerin ve olayların Homeros’un dünyasında temsil ettiği anlamlar ile göndermeler kendi içerisinde tutarlı farklı bir bütünlük oluştururken, Hesiodos’un dünyasında apayrı anlam ve göndermelerle temsil edilmektedir. Dolayısıyla sen yıllarca Homeros’un dünyasında yaşadığın için, apayrı bir dilsel çerçeve olan Hesiodos’un dünyasına adım attığında sudan çıkmış balığa dönüyorsun.” Ion’un ikinci problemi ise, Homeros hakkında uzman olduğunu iddia etmesine rağmen Homeros’un anlattığı şeyler hakkında uzman olmamasıdır. Sözgelimi Homeros'un betimlemesini yaptığı şeylerden hekimlik üzerine, ya da gemicilik, dokumacılık yahut araba yarışçılığı üzerine neler bilmektedir? Ion bunun üzerine hekimlerin, gemicilerin, dokumacıların ve araba yarışçılarının Homeros'un yapıtlarının gerçeğe uygunluğunun en iyi yargıçları olduğunu kabul etmek zorunda kalır ancak buna rağmen neden bir arabacı değil de rhapsod Homeros’u daha iyi anladığını iddia eder. Sokrates’e göre cevap rhapsodun daha bilgili olması değildir. Rhapsodun başarısı yaşamadığı duyguları yaşıyor gibi anlatması ve hissettirmesidir. Bu durumu kabul eden Ion, durumu şöyle tarif eder: “Sahnede olduğum zaman beni dinleyenlerin ağladıklarını, korkuyla baktıklarım, titrediklerini görüyorum. Seyircilere dikkat etmeliyim çünkü onları ağlatırsam alacağım para beni güldürür, onları güldürürsem alacağım para beni ağlatır.” Ben Sokrates’in yine aceleci davrandığını düşünüyorum. Sözü yine Rudolf Carnap’a verelim: “Sevgili Ion, elbette bir hekim Homeros’un dizelerindeki hekimlik sanatı ile ilgili kısımlarda bir rhapsoddan daha bilgilidir. Ancak hekimin bilgisi sadece bununla sınırlıdır. Oysaki bir rhapsod her ne kadar bu konularda daha yüzeysel bir bilgiye sahip olsa da onun asıl başarısı, incelediği şairin dilsel çerçevesine hâkim olmasında yatar. Bir hekim, bazı konularda uzman olabilir ancak şairin anlamı inşa etme süreci, önermeleri ve göndermeleri hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Şiirin marifeti ise parçalarına ayrılması değil, bütünlüğünün kavranmasında yatar.” Tüm bunların sonunda hala cevaplanmamış bir soru durmakta: Peki, rhapsodun ya da şairin başarısı kaynağını nereden alıyor? Çünkü görüldüğü üzere bu bilgiden kaynaklanmıyor ve oyunculuk da tek başına yeterli bir şey değil. Sokrates’e göre şairin bilgisi yoktur, sadece Musalar yardımıyla gelen ilham ve Tanrı yardımı şairi ortaya çıkarır. Neticede şair denilen insan hafif kanatlı, kutsal bir insandır. İlham gelmeden ya da kendisinden geçmeden bir şey yaratamaz. Bu tanımlama çoğu şair için büyük bir övgü kaynağı olabilir ancak Platon’u tanıyan için içerisinde nasıl bir ironi barındırdığı aşikârdır. Örneğin Phaidros diyaloğunda bir cezbe ile kendisinden geçerek metni okuyan Phaidros’a Sokrates aynı yetkinlikle ve duyguyla eşlik eder. Ancak rasyonel düşünmeye başladığı anda “farkına varmadın mı ki artık dithyrambos edasıyla konuşmaya, destana yakışır sözler söylemeye başladım. Hem de ayıplarken!” diyerek aslında bu halin yetkin bir hal olmadığını ifade eder. Yani şair iyi bir hatiptir, başarılı bir şekilde duygu uyandırır. Ancak bunu ne bilgiyle yapar ne de söyledikleri çoğu zaman gerçeği yansıtır. O sadece Tanrı’dan aldığı bilinçsiz bir kendinden geçme (enthousiadzon ekthron) halinin yansıtıcısıdır. Sokrates sonunda, büyük şairin övgüye değer yanlarını herhalde tanrısal esinle (theia moria) kavramış olduğunu kabul ederek Ion 'u avutur. Şairleri kendi ütopyasında Devlet’ten kovan Platon’un, şairler hakkında ilk düşüncelerini ortaya koyduğu bu eser nihayetinde varacağı yerin hemen hemen tüm işaretlerini taşıması bakımından önemlidir. Sevgili https://1000kitap.com/Althusser ve Pierre Rivière, 20. yüzyılda felsefede analitikçiler tarafından yeniden gündeme getirilen, şiir ve anlamlı önerme konusunun temellerinin atıldığı bu diyalogu tartışmaya açmak için böylesi bir giriş yeterlidir diye umut ediyorum.
Felsefe
IonPlaton (Eflatun) · Kabalcı Yayınevi · 2011712 okunma
··
1 +1'leme
·
352 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Öncelikle incelemen için teşekkürler ve eline sağlık Hasan ve açtığın giriş de elverişli bir zemin sağlıyor ve ben de bu zeminde yol alayım... Çocukluktan yeni sıyrıldığım zamanlardı belki de çocuktum emin değilim, TRT’de bir dizi ya da film olup olmadığını pek anımsayamadığım ve yine oyuncularını da anımsayamadığım bir sahne izlemiştim. Geri kalan görüntülere dair belleğimde bir şey yok (yine de şu Nuriye Kantar’dan şüphelenmiyor değilim) ama aklımda kalan bu sahne şairin tasvir edilmesine ilişkindi. Garip hâller sergileyen bir adam vardı (katildi bu adam), bu garipliklerin tuhaf yüz ifadeleri ve tavırlar olduğunu söyleyebilirim. Adamı gözüne kestiren kadın mı onun şair mi olduğunu sormuştu ya da adam mı şairim demişti unuttum, belki kadın/kadınlar cenahından onun sanatçı olmasına ilişkin bir ima yaratılmış olabilir. Adam bildiğimiz tuhaftı ve yaptığı bazı hareketler delilik alametleri sayılabilirdi ve sırf bu hâller yüzünden adamın gerçekte de şair olabileceğine kanaat getirilmişti kadın/kadınlar tarafından ve bu hayırlı bir kısmet de olabilirdi, tavlanmalı… O zaman gözüme asıl ironik görünen şey de adamın, saraya benzeyen bir krize tutulmasında ve ağzından köpükler çıkması durumunda kadın/kadınlar bunu “ay ilham geliyor galiba” diye yorumlamışlardı. İlham kelimesinin anlamına ilişkin ilk yüzleşme deneyimim buydu. İlham denen şeyin şaire geldiğini öğrenmiştim ama ilhamın ne olduğuna ilişkin fikir edinememiştim, bununla birlikte ilham gelmesi denen şeyin de bir somutluk arz etmeyecek bir şey olduğunu orada apaçık krize giren adamın hâlinin buna yorulmasından anlamıştım. O gün zihnimde beliren şey, ilhamın dışsal bir görüntüsünün olmayacağı, dışsal tuhaflıkların ilhamla ilişkilendirilmesinin komediden başka bir şey olmayacağıydı. O gün o kadar anlıyordum, ilhamla da yeni tanışmıştım nitekim. Lise yıllarımda karşılaştığım bir şey, bir gün okulda edebiyat hocasının övgüyle bahsettiği bir arkadaşın ilçede “İstiklâl Marşı Okuma Yarışması” birinciliğiydi. O arkadaştan sınıfta mı yoksa okulun kapalı salonunda mı olduğunu anımsamadığım bir yerde bize de okuması istenmişti. Çocuğu izlerken hakikaten komik gelmişti bana, düpedüz komediydi cezbe hâli. Düşünmüştüm de “İstiklâl Marşı Okuma Yarışması” denen şey de komediden başka bir şey değildi. Çocuk ağlar gibi, gürler gibi, inler gibi etki yaratabildiği için birinci olmuştu diye düşünmüştüm. Arkadaş da hakikaten hamaseti seven biriydi, milliyetçi ve muhafazakârdı (o yaşta ne kadar olunursa artık), ilk birayı da onunla içtim hayatımda, ramazan ayıydı. Sokrates’in(Platon’un) burada saldırdığı şeyin şiir yahut şair olduğunu düşünmüyorum ya da düşünmek istemiyorum ki burası da aslında çok açık. Sanırım onunla benzer görüşleri en fazla dile getirebileceğim yer de burası. Buradaki eleştirinin daha çok rhapsod ve onda temsilini bulan şeylere ilişkin olduğunu düşünüyorum. En baştan özetlemek gerekirse bu acımasız yerginin sebebi duygusal olanın ve duyumsal olanın, akli olanın yerini almasına yöneliktir. Bu durumun Sokrates’in öfkesinden nasibini alması şüphesiz kaçınılmazdı ve buradan ilerlersek bir şeyleri daha belirgin ayırt edebileceğimizi düşünüyorum. Eserin güzel yanlarından biri de Platon’un mizah anlayışını ve incelikle işlenmiş iğnelemelerini yine en güzel gösteren eserlerden biri olması ve senin de bahsettiğin tuzağa çekme konusunda gerçekten ağlarını en güzel yere germeyi biliyor, beklemesi gereken yeri biliyor. “tekhne” sözcüğünün anlamına ilişkin olarak şunu eklemek istiyorum o zamanlara ilişkin olarak şiirin zanaat gibi görülmesinin sebebi kelimeye salt “teknik” anlamının yüklenmeyişindendir biraz da. “Teknik” sözcüğü bugünkü kadar “yaratım”dan ve “estetik”ten soyutlanmamıştır, icracıdan ziyade yaratıcı olanı daha fazla ifade eder, sanatın tekniğe yakınlığı kadar, tekniğin de sanata yakınlığı söz konusudur. Teknik kelimesi bugünkü anlamında değildir, sanatı içerisinde taşır kısaca. O yüzden “tekhne”ye, o gün itibariyle teknik anlamında yaklaşamayız, hatta sanat anlamıyla yaklaşmamız belki daha doğru bile olabilir ama işlevselliği de elden bırakmamak kaydıyla tabii… Bizde de daha yakın dönemde meslek kelimesinin benzer bir anlamı vardır ve felsefe meslektir mesela, bu işten para kazanmak anlamında değil düşünür olmak anlamında… Rhapsod’a gelecek olursak; önceleri müzik eşliğinde şiir okuyan anlamından giderek benim arkadaşın yaptığı gibi insanları cezbeye getiren, duyumsal ve duygusal olanı izleyeninde yaratan anlamına doğru kayışı gözden kaçırılmamalı. Bir de bunun giderek özel kıyafetlerle ve özel bir görüntü içerisinde yapıldığını düşündüğümüzde işlerin nereye vardığı daha da netleşir. Aslında bu mesele günümüzü de hayli ilgilendirmiyor mu? Bunun için özel olarak hazırlanmış mekânlar, özel ses efektleri (düşmanın top sesleri vs.), özel görünme biçimleri (esas komik olan bu, boynu bükükler, titreyenler vs.), izleyende coşkuyu duyguyu yaratmaya biraz daha yardımcı olmak için gerekli müzikler ve gerekli koşullar ( Çanakkale gezisinde ekmek ve üzüm hoşafı mı veriliyordu) vs. vs. çoğaltabiliriz bunu. Burada izleyiciden aklını işe yorması değil kendisini duyumsala, duygusala tümüyle bırakması istenir ne de olsa inanmayana tesir göstermez bu hâller. Bir ara şu Yusuf Hayaloğlu’nun balıkçı kahvesi motifli şiir programı vardı, Flaş TV’de görmüştüm ben ilkin. Kahvehane şairleri ve şiir kasetleri furyası ne zaman başladı bilmiyorum ama Kayıp Kentin Soytarısı’ydı (Yakışıklısı da diyebilirsiniz), o kadar mühimdim ki ben, beni sevebilme ihtimallerini seviyordum filân. Evet, ben bu kadar anlamsız biçimde önemliydi, bende olan hükmetsin dünyaya, ben olmak benliklerden de haberdar olmaktan geçmiyor, benden haberdar olmayan yerin dibine girsin ve bunu akıllarına hitap ederek anlatamam, çünkü onu görmüyorum kimse de, kendimi hissettirmem lazım. İbrahim Sadri de aynı yıllarda “ben seni hiç sevmedim ki” filan diyordu bir de zerzevatlı bir şiiri olacaktı unuttum ama sanırım ondan sonra filan bu furya Nirvana’sını doğru hızla ilerledi. Etkisini de hâlâ din temalı çevrelerde sürdürmekte, şiirden ayrı biçimde ve benzeyerek de yapmakta bu işi. Ama hakkını yemeyelim bu işin vebali günahı da sol tandanslı kesimlerde asıl olarak. Bu yolla insan sömürmeyi en iyi becerenler de oralardan çıktı ilkin. Rhapsod ve şairin iç içe geçtiği yer olması açısından önemli burası, şairin şairlikten öte rhapsod anlamıyla şiirler yazdığı ve kendisinin bir yorumunu sunduğu bir ucuzluk alanı. Bu konuyu uzatmayayım, sanırım yeterince anlatmışımdır meramımı. Uç noktadan anlattım lâkin en uç örneklerde en çirkine dem vurmak için ki az değiller, şiire yaklaştığımızda ortada ne yazık ki çok az şair kalıyor ve maalesef gerçek bu. Sokrates’in aceleci bir genelleme yaptığını düşünmüyorum, gayet farkında eleştirisinin asıl kaynağının ve bunun güç bulduğu yerin, bugün bile bu genelleme geçerliliğini koruyor neredeyse. Kendilerine duygusal esirler arayan hissiyat avcıları demekte beis görmüyorum ben, politik alana da çekersek yanlış olmaz yine pek ve onlar kendilerini o işe öyle kaptırmışlar ki soytarıya dönüştüklerinin ne kendileri ne de izleyeni farkında. Laf etmeye görün hele bir sonuç ne, müritler ne der size ya dinler mi? Eleştiri değil saldırı diyeceklerdir zaten ve bu fiziki anlamına gelir neredeyse. Platon Tanrı’nın yerine aklı koyarken, buyruk almadan ziyade buyruk yaratmayı hedeflemişti bir nebze, yine de en yüce buyruğu amaç edinmekle, tek olanı inşa etmeye çalışmakla yükümlü kıldı ya düşünceyi. Tek olanın her yerde olduğunu kim ifşa etti, her yerde olurken her parçada olduğunu ve bunun da onun varlığıyla yokluğunun aynı anlamı taşıdığını kim ifşa etti sonra? Monadları şeytanca dağıtan Leibniz’in maksadı, Tanrı’yı her yere yaymak mıydı yoksa her yere yayıldığında daha kolay ölümlü kılınacak bir Tanrı’yı mı ifşa ediyordu, katilin ortaya çıkışını bekliyor olabilir mi? Leibniz bir örnek yine sadece, ama yolun da Platon ve Sokrates’le de kesiştiği kesin. Yine de Platon şiiri ve şairleri, Tanrı’ya ve ilhama bağlayarak kurtarmaya çalışmış, açıklamanın bu olmadığını yine onun da dediklerinden yola çıkarak biliyoruz, bilmeden söylemekteler artık çünkü bilmek ve bildirmek değil etki kurmak istemekteler, akli bir etki değil, duyumsal ve duygusal sadece. Şiir aklın dışında elbette, şair kelimeler konusunda ustadır elbette, düşünsel pratikler ve bilfiil görmek ve duymakta da ustadır, Platon’un burada eleştirisi yoktur, eleştirisi ayrımı net biçimde yapmaktadır. “Açık konuşmak gerekirse sizin gibi rhapsodarın yaptığı sanata her zaman hayran kalmışımdır. Çünkü sanatınızı icra ederken mümkün olduğunca güzel giyinmek ve görünmek, ayrıca en iyi şairlerin, hatta bunların da en iyisi ve en tanrısalı kabul edilebilecek olan Homeros' un eserleri içinde yaşamak, sadece mısralarını değil aynı zamanda onun düşüncelerini bilmek gerekiyor değil mi? Böylesi bir sanata nasıl hayran olunmaz! Şairlerin ne söylediklerini anlayamayan bir insan rhapsod olamaz. Çünkü rhapsodlar aslında şairlerin düşüncelerinin tercümanlarıdır. Şairin ne söylediğini anlayamayan bir insan rhapsod olamaz. İşte bütün bunlar da gerçekten hayran kalınacak şeyler.” Sokrates’in alaycı bir iç kahkahayla söylediği ve işin aslı her şeyi de özetlediği, ters çevrimleriyle birlikte ne düşündüğünü zaten ifade eden henüz giriş cümleleri bunlar. İşin en mizahi tarafı da sanatı icra edişlerine ilişkin ilk vurguyu “güzel giyinmek ve görünemek”e yapması, anlatmaya buradan başlaması. Sokrates bunun bir gösteriden ibaret olduğunu en baştan vurgulamaya çalışıyor. Evet, bu bir gösteri sadece ve soytarının yaptığından pek de farklı değil sadece ulviyet addetmiş kendisine ve o ulvilikleri de sıralıyor ardı ardınca Sokrates ve tersine çevirdiğimizde rhapsod’un ne olmadığını da ifade ediyor. Biçime yapılan ilk göndermeler doğru (ki bu doğruluk soytarının gösterisini ifşa eder) içeriğe yönelik göndermeler de gösteride neyin olmayacağını vurgular. Şairleri nasıl anladığımızı gösteririz, onları anlamayız, bunu gösteririz sadece, bizden beklenen de etkileyici bir gösteri zaten. Ve sanat bu biçimde yarışma olduğunda ölçüt nedir sahi? Çok ağlatan, çok tüy diken eden mi? Ya da daha genele yayarsak nedir ölçüt? Şunu da biliriz ama rhapsod gösteri unsurundan başka bir şey olsaydı Sokrates hayran olurdu, işte burada biraz meselenin bugünkü anlamıyla teknik yanı olduğuna vurgu yapıyor. İon’un cevabı ve tuzağa düşmesi de gecikmeyecek hâliyle (Platon kahir ekseriyetle kolay avları seçer); Homeros’la ilgili en güzel sözleri o söyleyebilir, en güzel o ifade edebilir. Diğerlerinin söyleyemeyişlerindeki etkileyicilik yoksunluğunu da ucundan yakalamış oluruz. Homeridler meselesi de ilginç bir mesele, onun soyundan gelmemiz onu anlatmada ayrıcalıklı kılar bizi, değişik biçimlerde ne kadar çok örneği var bu durumun. İon’un Homeros konusundaki ustalığının şiir ve bilgiyi ve hatta kendi aklını işe koşmayı içermeyişi meselesine giriş yaparsak, başta dediğimiz gibi bu kolay avın niteliği zaten akla değil, duyumsala-duygusala hitap ediyor oluşundan hareketleydi. Hesiodos konusunda söz söyleyemeyişini dilsel çerçeveler farklılığına bir ölçüde bağlayabilirdik lâkin asıl bağlayabileceğimiz yer buradan ziyade anlam ve etki ilişkisi üzerine. İon etkisinde kalan bir okurdan, açıkçası basitçe sıradan bir okurdan fazlası değil, en fazla etkisinde kalanlardan olduğu için etkisini en fazla gösterebilen, etkisini bize gösterebilir, cezbeye gelebilir ama bunu anlatamaz, çünkü sözsel bir karşılığı yok bunun ve sözsel karşılıkları da etkilenimle doğrudan ilintili, anlamla değil, anlam dahi etkilenim olarak vücut bulmakta onda. Onun kendisini etkileyenden haberi var, kendisinde uyanan etkiden, dilsel çerçeve bunu sınırlı bir ölçüde etkiler. Ve komedi tarafı da yine Sokrates’in ironik biçimde söylediği rhapsodların hakikaten uyandırdıkları etki karşısında büyülenerek bilge olduklarını zannetme hâlidir, rhapsodlar bilge derken başka neyi der. Şu güç mefhumunu biraz irdelemek lazım, temas ettiği yeri çok da derinleştirmediği için onda mıknatıs etkisi gibi güç yaratan şeyin Tanrısal kaynağına ilişkin yorum yapmamız biraz güç gibi. Uzunca açıklama yapmasına rağmen burada bir şeyler demek en azından benim açımdan hayli güç. “Tanrı en kötü şairi alıp, ona kendi ağzıyla en iyi şiiri söyletti” derken, şaire yüklediği çevirmen ve rhapsod’a yüklediği çevirmenin çevirmeni misyonu daha etraflı irdelenmeli. Yorumun yorumu… “… peki renkli elbiseler giymiş, altın çelenkler takmış bir adam süsleri elinde olmasına karşın, bir kurban töreni ya da bayramda ağlıyorsa dostları olan yirmi bin insanın yanında soyguna uğramadığı ya da başka bir felaket yaşamadığı halde ağlayıp dehşete düşüyorsa bu insanın aklı başındadır diyebilir miyiz?” Sokrates rhapsod’un kitlesinin özetini sunmuyor mu burada, en başta akıl-duyumsal/duygusal arasında yaptığımız ayrım gibi. Rhapod’un bilgeliğini dayandırdığı temelsizlik. İon da ona katılıyor, tabii onun katıldığı ağlayan adama ilişkin hâl henüz sadece. Seyirci üzerinde yarattıkları etkinin kendilerine bilgelik payesi biçemeyecekleri, ulviyet addedemeyecekleri, etkilerinin aklını yitirmiş ya da kenara kaldırmış bir topluluğun kendinden geçmesinden fazlası olmadığını söylüyor da zaten. İon’un gördüğü de budur, o ağlatarak kazanır, bunun güldürerek yapan versiyonları da yok değil ama ağlatanları daha çok tutuluyor sanırım ve onlara daha bilge gibi bakılıyor özellikle gülmeyi beceremeyenler tarafından. İon’un Homeros’u övmesindeki becerisine en azından Tanrı’yı temel olarak bırakıyor Sokrates, bunun sanattan olmadığını söylerken… Onlara Tanrı’yı bırakmadığımızda ne olur? Ve yine ironiyle belirtmek zorunda kaldığı gibi rhapsod unutkandır, kendisini unuttuğu ölçüde mesleğinde başarılıdır zaten. Rhapsod uyandırdığı etkinin büyüsünde kalıp kendisini en bilge hissettiğinde ortaya çıkan artık sadece rhapsod’un yarattığı kişilik değildir elbette, kendisini en iyi komutan zannedişi de salt kendinden kaynaklanmaz karşıdadır asıl kanıtı bunun. Hitler askeri hiçbir yeteneği olmamasına karşın, savaştaki kötü gelişmeleri komutanların beceriksizliğine bağlayıp durdu, yancısı Goebbels de bu konuda iyi teskin ediciydi, kendi hezeyanlarına yekpare katılamayanlar yüzünden kaybediliyordu savaş, ruhsuzluk yüzünden ama asıl mesele teknikti en başta yakıt ve yiyecek sorunu vardı, hamasi nutuklarla ölmüyordu kızıllar ya da diğerleri. En son şeref madalyasını çocuklara dağıtıyor oluşu hamaset söyleminin sıkışıp kalacağı yer açısından ironik bir yer teşkil eder onun. Kendi yarattığı büyüye kapılan rhapsod şekilden şekile girer Proteos gibi, üstelik tutarsızlık da görmez geçişler de en iyisini bildiğince o takip edilmelidir. Bitiş gayet hoş bu kez, daha farklı bir hoşluk var. Tanrı’yı bırakıyor ona Sokrates ve bunu esirgemiyor ama “bilgimle Homeros’u övüyorum deme” derken çekip aldığı bir şey de yok mu???
Hasan Suphi
Gönderi Sahibi
Abi sen başkasına sinirlenmişsin, hıncını rhapsoddan alıyorsun gibi geldi bana :) Öyle sert dalmışsın ki, "la bu rhapsodlar size netti?" dememek için kendimi zor tutuyorum :)