Güneşin kasıp kavurduğu, sıcaklığın hüküm sürdüğü, tozun toprağın içindeki kalabalık insanların yaşam mücadelesini dile getiren Latin Amerika Edebiyatı’nın hemen ardından; fırtınaların esip savurduğu, buzların ve soğuk havanın egemen olduğu yerdeki bir avuç insanın yaşam mücadelesini ele alan İskandinav Edebiyatı’na geçiş yapmak her ne kadar şok etkisi yaratsa da, bu etkiyi böylesine muhteşem bir eser ile yaşamak bana sonsuz bir edebi haz tattırdı.
Kuzey Denizi’nin sayısız adacıklarından birinde tek başlarına yaşayan anne, baba, kız, dede ve haladan oluşan beş kişilik bir ailenin, 1913’ten 1928’e kadar uzanan yaşamlarını içime işleyerek okudum. Hayata ve birbirlerine dört elle sarılmaları, başta sevgi olmak üzere hep içlerinde sakladıkları duyguları, aileye yararlı olmak adına hayatlarını bile hiçe sayarak gösterdikleri çabayı, zorlu doğa koşullarına karşı göstermiş oldukları direnci, ekmek parası peşinde koşmanın veya ölümün getirdiği ayrılıkları ve aileye yeni katılanlara karşı sergiledikleri sahiplenmeyi en uç noktasına kadar hissettiren bu kitaptan çok etkilendim.
Yalın anlatımı, kısa cümleleri ve aniden gelişen olayları ile başlangıcından sonuna kadar hep kitabın içinde kalmanızı sağlayan bir üsluba sahip bu kitabın devamı niteliğinde olan Beyaz Deniz’i de en kısa zamanda okuyarak, tattığım bu edebi zevki sizlerle paylaşacağım.
Tüm okur dostlarıma keyifli okumalar diliyorum.
Sevgiyle...