Ayşen&Erdal profil resmi
Yüksek Lisans
Fethiye
İstanbul
169 okur puanı
06 Nis 2019 tarihinde katıldı.
  • 702 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Her yaşadığımız gün, farkında olmadan kullandığımız kelimelerden bir tanesi, belki de en önemlisinden söz etmek istiyorum. Belki dedim ama aslında benim için en önemli kelimesinden, “İNANMAK”tan. Kelimelerin en büyük güç olduğunu düşünen bir insan olarak şöyle bir “inancım” vardır: Her kelimenin anlam bakımından bir özelliği olduğu kadar, sahip oldukları bir ruhları da bulunduğu...
    Anlam ile başlayacak olursak, tabii ki başvurulacak en sağlam kaynağa, TDK’nın yayınladığı Büyük Türkçe Sözlük’e bakalım.
    “İnanmak”:
    Bir şeyi doğru olarak benimsemek;
    Birini doğru sözlü olarak bilmek, güvenmek;
    Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek;
    Sevecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmek, iman etmek;
    Kanarak aldanmak.
    Görüldüğü gibi gerçekten de anlam bakımından çok güçlü bir kelime, değil mi? Ama bence asıl gücü, yani anlamının taşıdığı bu güçten çok daha büyük olan tarafı tamamıyla ruhunda taşınıyor. Kendinize olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onsuz neyi başarabilirsiniz? Bir yakınınıza, anne-babanıza/kardeşinize/eşinize/çocuklarınıza olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onları nasıl sever, onlara nasıl güvenebilirsiniz? Bir yaratıcının olduğuna “inanmazsanız” ruhunuzu nasıl huzura kavuşturabilir veya yalnız kaldığınızda kime sığınabilirsiniz? Yaratıcının varlığını yok sayıp evrildiğimizi düşünenler de sonuçta Evrim Teorisi’ne “inanmıyorlar” mı? Sayfalar dolusu örneklerle süsleyebileceğimiz bir güce sahip bu kelimenin, insanoğluna lütfedilmiş ilk his/düşünce/özellik olduğuna dair de bir “inancım” var. Hz.Âdem’e ruhu üflendiğinde tattığı ilk his iman etmek, yani dolayısıyla “inanmak” değil miydi? Veya evrimin ilk insanı olarak tanıdığımız Lucy’nin en büyük düşüncesinin yeme-içme olduğunu göz önüne aldığımızda, hayatta kalabilmek için beslenmesi gerektiğine “inanması” değil miydi?
    Bir gerçek daha var ki, bir nesne veya insanın en güçlü tarafı, aslında aynı zamanda onun en zayıf tarafıdır. Bir yapının en güçlü sütununa zarar gelirse, o bina yerle bir olur.
    Aynı şekilde bir insanın da en güçlü tarafına bir zarar gelirse, tıpkı bir bina gibi o da yıkılır. Ama binadan farklı olarak insanın yeniden inşaası imkansıza yakındır. Çünkü en güçlü yerinden yıkılan insan yok olur, benliğini ve karakterini kaybeder, değersizleşir ve başkalarının kuklası/oyuncağı olur. İşte bu sebepten dolayı insanlık tarihini büyük yıkımlarla doludur/dolmaya da devam etmektedir. İnsanlar, yine insanlar tarafından hep en güçlü tarafından, daha doğrusu en zayıf tarafından, yani “inancından” vurulmakta, eziyet görmekte, acılara maruz kalmakta, manen ve madden sömürülmektedir. En basitinden aldatılmakta, kandırılmakta, dolandırılmaktadır. Tarih boyunca GERÇEK LİDERLER haricindeki hemen hemen tüm krallar, padişahlar, devlet yöneticileri, din adamları, reisler, şeyhler vs. insanları “inançlarından” vurarak kendilerine çıkar sağlamak, egemenlik kurmak, keyfi üstünlüğünü tesis etmek “inancı” ile başkalarının “inancını” kullanmış ve sömürmüş veya “inançlarına” saldırmışlardır. Ama yine de beşeriyet bunları sadece öğrenilen bir tarih dersi olarak görmekten öteye geçememiş, asıl manada bir hayat dersi olarak görememiş/görememektedir.
    Bu yaşanmışlıklardan ülkemizde olan birini de; keskin zekası, edebi gücü, yüksek eleştiri yeteneği, gazetecilikten gelme ince araştırma içgüdüsü ve kelime/cümle sihirbazlığı ile Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Refik Halid Karay , üstün karakter analizlerini de kitabın özüne katarak biz okurlarına anlatmış ve kitabın adını da tam bu yaşanmış olaya uygun olarak koymuş: Kadınlar Tekkesi.
    Baki adındaki bir sapık kişiliğin, aldığı yüksek seviyedeki tasavvuf eğitimini, yoldan çıkarak sadece cinsî emellerine alet etmek üzere her tabakadan kadın üzerinde kullanması ve son derece başarılı olması, benim kadar eminim ki sizleri de şaşırtacak, hayret içine düşürecek ve oldukça sinirlendirecektir. Üstelik bu müridelerin yüksek tahsilli, varlıklı, soylu ve devrin yüksek sosyetesinden olmaları ise daha da büyük şaşkınlıklara yol açacaktır. Hükümetin yüksek mercilerine kadar sirayet eden Şeyh Baki, gün gelir öyle bir kadınla karşılaşır ki, tüm mürit ve mürideleri birlik olup bu gencecik, pırıl pırıl, güzeller güzeli ve iman yolunda tertemiz kalbinden başka hiçbir mürşite ihtiyacı olmayan Neşide’yi kirli ellerine alabilmek için varlarını yoklarını ortaya koyarlar. Yoksul, tahsilsiz, annesi ve ablasından başka kimsesi olmayan bir Gürcü kızı olan Neşide, bu kadar büyük güç ve maddi imkanın yanında, sinsilik ve düzenbazlıklara sahip bu şeyh ve tekkesine direnebilecek mi? Tuzaklardan, baskılardan, şiddetten, sapıklıklardan, aldatmacalardan, zehir içeren tatlı sözlerin tesirinden kendini kurtarabilecek mi?
    Okunmalı... Kuru kuru değil hem de... Ders niyetine okunmalı... Asıl akla aykırı gelen ise günümüzde bile hala hiçbir şeyin değişmediği, hala bu kişilerin ve onların peşinde koşanların varlığı...

    Kendime ve tüm sevdiklerime not: Sakın “inandırılma”; “inandırılıyorsan” bil ki kandırılıyorsun. “İnanmak”için hem aklına hem kalbine danış. Birinde mantığın, diğerinde hidayetin mevcut. Atam’ın da dediği gibi “Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir; fendir. Bilim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır.”

    Refik Halid’in bu muazzam kitapta yakaladığı bu zirvenin daha da üzerine çıkabilecek başka yazar var mıdır bilmiyorum. Ama bu zirveyi zorlayacak bir kişi varsa o da bizzat kendisidir diye düşünüyorum. Sağlıcakla...
  • 702 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10
  • “...İçimde, içimin derinliklerinde kara yağız, kuru bir ‘Öğretmen Ali” irtica, yobazlık, yokluk, gerilik gibi birbirinden kara karanlıkların içinde, elinde ‘Köy Enstitülerinden’ bilmem hangisinin verdiği bir çıra, bir zeytinyağı kandili, pek pek küçük bir idare lambası, karanlıkları gücünce aydınlatmaya çalışıyor.
    Bir de büyük şehirlerimizin, elindeki bilmem kaç voltluk elektrik ampüllerini karanlıklara sıkıp, karanlıklarla savaşmaktan çekinen, yılgın, sözüm ona aydınlarını düşünüyorum.
    Bir dost böyleleri için bir gün ‘Diploma koleksiyoncuları!’ demişti.
    Düzenli kültür sonunda diploma güzel şey. Güzel şey ama, o güzel şeye ulaşmış mutlu insanların yurtlarına, yurttaşlarına olan sorumlulukları elbette büyük. Yoksa, bir eleştirmenimizin, kendi kendini yetiştirmiş, yurduna romanlarıyla faydalı olmaya çalışan romancı bir arkadaşımız için dediği gibi ‘Akılsız’ derse... Ona da şöyle karşılık verilir elbette: Aklın varsa daha iyisini sen yap!” 07.03.1961
  • 1032 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
  • “Hayatımız çeşit çeşit mermerler önünde ve üzerinde geçmez miydi? Mermerler ortasında güler, ağlardık; din duygumuz camilerin mermerle bezenmiş çevrelerinde gelişirdi. Ruhlarımız mermer sütunlu mabetlerde, vücutlarımız mermer serili hamamlarda temizlenir, sanat zevkimiz mermer oymalara baka baka yeşerir, aklımız ahret ve ölüm fikrine mermerden mezar taşlarıyla alışırdı. Ve sonunda tabutumuz bir mermer parçası üstünde duraklar ve çok defa madde kısmımız bir mermer altında topraklaşır; herkes gider, başımızın ucunda mermer kalır, mermer beklerdi....
    ....Bana öyle gelir ki ölüler mermerlerin aklaştırıp temizleyici tesiri altında önce eriyerek kendilerini yavaş yavaş servi köklerine emdirirler; buradan ağır ağır, için için yüksek dallara doğru yol alırlar; yol aldıkça ahret havasına ve rahiyasına alışırlar ve nihayet tepeye ulaşıp nurlaştıktan sonra bir yarım ay ışığında fosforlarını parıldatmadan, ölüm ağaçlarının fısıltılarıyla usulcacık uğurlanarak dönülmez yolculuklarına başlarlar. Artık ruh olmuşlardır. Sanırım, mermerle servi ortasında -son metamorfozumuzu tamamlayan- gizli ve kısa bir hayatımız daha vardır.“
  • “Saat? Her gün önünde yüzlerce defa eğildiğimiz, işaretini beklediğimiz, emrini dinlediğimiz, hayatın akışını kumandasına uydurduğumuz o put... Allah’ı, ölüm kadar şakaya gelmez korkuyu, neleri, her şeyi unuttuğumuz olur; saati unutamayız. Saate bakmak bu dünyanın bir çeşit namazıdır, ibadetidir.”
  • “Adi bulduğum için tüylerimi ürperten ‘Canım! Şekerim! Yavrum!’ gibi kelimeler meğerse ne güzelmiş! Aşk kibarlığa tahammül etmez. Aç ve susuz kalmış bir adamın içtimai mevkii, terbiyesi kalır mı? Aşk acısı insanları müsavi kılar.”
  • 110 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yüksek Lisans
Fethiye
İstanbul
169 okur puanı
06 Nis 2019 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 5 kitap

  • Yolcu Nereye Gidiyorsun
  • İstanbul'dan Çizgiler
  • Ekmek Kavgası
  • Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
  • Düşünceler - Yetke ile Birey

Okuduğu kitaplar 214 kitap

  • Kadınlar Tekkesi
  • Nilgün
  • Önce Ekmek
  • Mabette Bir Gece
  • Bu Bizim Hayatımız
  • Oyuncu Kadın - Gavurun Kızı
  • Batmayan Gün
  • Anahtar
  • Kardeş Payı
  • Sürgün

Okuyacağı kitaplar 14 kitap

  • Niccolo'nun Yükselişi
  • Beş Ada
  • Deliliğin Tarihi
  • Okuma Üzerine
  • Ecinniler
  • Aşkın Metafiziği
  • Eleştiri Terimleri Sözlüğü
  • Şarkiyatçılık
  • Hüznün Fiziği
  • Roman Gibi

Kütüphanesindekiler 206 kitap

  • Kadınlar Tekkesi
  • İstanbul'dan Çizgiler
  • Nilgün
  • Önce Ekmek
  • Mabette Bir Gece
  • Batmayan Gün
  • Finnegan Uyanması
  • Bu Bizim Hayatımız
  • Oyuncu Kadın - Gavurun Kızı
  • Anahtar

Beğendiği kitaplar 203 kitap

  • Kadınlar Tekkesi
  • Nilgün
  • Önce Ekmek
  • Yaşamak Ve Sen
  • Mabette Bir Gece
  • Batmayan Gün
  • Finnegan Uyanması
  • Bu Bizim Hayatımız
  • Oyuncu Kadın - Gavurun Kızı
  • Anahtar