8/10
·56 syf.··
Beğendi
·
2019 13. kitabı
Daha önce hiç aşık oldunuz mu? Muhtemelen olmuşsunuzdur. Aşk bu sonuçta. Dünyanın en güzel duygusu. Kadının erkeğe, erkeğin kadına Tanrıymışçasına kapılmasına sebep olan karşı konulmaz ihtiras. Çok fazla kadınla ve çok fazla erkekle tanışmış olabilirsiniz. Bunların arasından çok azı size o ilahisel hissi yaşatır. Ve bu hissi ancak bir kere yaşayabilirsiniz. Kısacık ömrünüzde yalnızca bir kere. Bu duyguyu bir kere yaşadınız mı bir daha asla yaşayamazsınız. Aşk zannedersiniz ancak değildir. Yalnızca bir zandır. Bir kadın düşünün ki bu kadın, türünün en güzel evrimleşmişi en güzel yaratılmışı; ne fark eder! Kadın gören gözlerin en güzeli, en ateşlisi, en ulaşılmazı. Bu kadın seni almış başka diyarlara götürmüş, uğruna şiirler yazdırmış. Aşkı sana o kadın öğretmiş. Bu kadını hemcinsleriyle nasıl bir tutabilir bir erkek? Hayalini kurup da hayallerinde dahi soyamadığın, teninin sıcaklığını hissedemediğin, bedensel birleşmeyle ruhuna dokunamadığın bir kadın! Ama gülün adı vardır ya dikeni batar! Bu kadın evli bir kadın! Evli bir kadın! Nasıl öpüp koklarsın, nasıl avuçlarını sımsıkı sıkar da ateşimle yan dersin? Ama aşk budur işte, itiraf etmek ve dudaklarından çıkan kelimelerin onun kalbine gitmesini izlerken o daha ne olduğunu anlamadan beline sarılıp dudaklarını alev alev yakarken gözlerinden öpmek onu. Aşk budur! Kendinden başka kimseyi düşünmediğin bir zaman dahi onun için kendini feda edebilmektir. Onunla konuşabilmek en zorudur. Keşke dersin o benimle konuşsa, keşke... Ne derse desin, ne anlatırsa anlatsın istediği kadar dinlersin onu. Önemli olan ne anlattığı değildir, yanında olduğudur. En zoru nedir bilir misiniz? Ona seni seviyorum diyebilmektir. Gözler söyler, söyler de sen diyemezsin! Gözlerin sen değilsindir. Gözlerin ruhundur, ruhunun kelimeleridir gözlerinden akan yaşlar. Sen bir desen , gel diye; o zaman her yer gidecek bir yerdir. Yok, ama sen beceremezsin, diyemezsin gel diye. Evli bir tanrıçaya aşık olmak... Sen toplumun gözünde en aşağılık insanoğlusundur. Cezaların en ahlaksızına, sözlerin en şerefsizine layık görür toplum seni. Evli bir kadını sevdiğin için. Bir kadın ki sevilmek için yaratılmış. Bir kadın ki eli tutulasıca ve bırakılmayasıca. Tanrı, biz erkekleri biraz farklı yaratmış. Bir kadından istediklerimiz farklıdır, bir kadından beklediklerimiz farklıdır. Ancak her zaman bir kadının bize sunamayacaklarını, sunmakta zorlanacaklarını bekleriz. Kadının bizden beklediğinin tam tersini arzulamaya meyilliyizdir. Bir kadının bedenini sunması için ona olağanüstü bir bağlılık gösterir ve kadın onu sunamamakta direndiği ölçüde de tüm çılgınlığımızla aşk sarhoşluğu içerisinde bir meczup gibi dolanır dururuz. O kadın ki bedenini bize olanca kolaylığıyla sunar, işte o zaman o kadına dair hissedilen tüm aşk ve ihtiras sona erer, bir anda salt bir cinsel açlığa dönüşür. Bu bize Tanrı’nın bir laneti gibi dursa da aslında bir lütuftur. İşte bu lütuf erkekle kadın arasındaki bu tensel doyum, bir yerde ruhsal uyuma da dönüşebilmektedir. Tenlerin birleşmesi iki cins arasındaki aşkı bir anda alevlendirebilir. İşte Tanrı’nın insanlara vermiş olduğu irade budur. Sen insan türü, bu iradenle ya tensel bir hayvan olacak ya da ruhsal bir hazza ulaşacaksın. Bir kadın ki güzelliğiyle dillere destan olmuş, geçtiği sokağı arkasında bıraktığı halde gözler peşinden takip eder olmuş... Bu kadın yıllar geçer ve gençliğinin ona sunduğu güzellikle erkekleri kendine hayran ederken bir anda güzelliği ona ihanet eder. Erkekler artık ona ilgi göstermek yerine her jenerasyonun arzusu olan genç ve güzel kızlara ilgi duymaya başlar. Gençliğin masumiyetiyle bezenmiş, taze bir beden ve ihtiraslara açık, tutkuya muhtaç bir ruhtur genç kızın sahip oldukları. Güzel bir kadının ensesine yakın olup da duyulan o eşsiz kokunun verdiği tahrik ediciliğe benzer bir histir bu. Bizim hikayemizde ise yıllar yılları kovalasa da böyle bir kadına duyulan o ihtiras ve arzu hiçbir zaman sönmedi. Ludwig, genç adam, bu kadına daha eve ilk geldiği anlarda sahip olsaydı, onun bedeninin sıcaklığı ile yanıp kavrulurken ruhunun kutsallığında serinleseydi, acaba yılların verdiği azap ve araya giren savaşın hükmettiği bir ızdırap karşısında yine de aynı tutku ve istekle bu kadının hayaliyle yanıp, alev alev yanan bu cehennem çukuruna yürür müydü? Onu bu denli kadının arzusuyla yandıran, bu kadının teninin her bir santimetre karesini ezberlememiş olması mıydı? Yoksa başka bir şey mi vardı bizim bilmediğimiz? Stefan Zweig’a kulak verelim mi; “Geçmişlerini arayan, artık gerçekte var olmayan geçmişe boğuk sorular yönelten bu gölgeler onların kendisi değil miydi? Gölgeler, canlanmak isteyen ama artık bunu başaramayan gölgeler... Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam... Ama tıpkı ayaklarının dibindeki bu kara hayaletler gibi kendilerin bulmak için boş yere didiniyor, cansız ve güçsüz çabalarla kendilerinden kaçıp, kendilerini yakalamaya çalışıyorlardı. İçinin daha derinlerine kulak verip geçmişe döndü; acaba o ses, anımsayarak gerçekleri söyleyen o ses ona dönüp, geçmişle birlikte bugünün üzerindeki örtüyü de kaldıracak mıydı?” Her şeye rağmen aşklarından vazgeçmeyen, zaman ve mekan fark etmeksizin aşkın gölgesinde, hayat denen güneşin kavuruculuğuna direnenlere selam olsun!
Edebiyat
Geçmişe YolculukStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202533,7bin okunma
·
21 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.