Te­sa­dü­fen, o gün ye­mek­te Pi­ga­sov da var­dı. Ma­sa­da en çok o ko­nu­şu­yor­du. Bir ara in­san­la­rın da kö­pek­ler gi­bi ke­sik kuy­ruk­lu ve uzun kuy­ruk­lu di­ye iki­ye ay­rı­la­bi­le­ce­ği­ni ka­nıt­la­ma­ya baş­la­dı. Şöy­le di­yor­du: “Kuy­ruk­suz in­san­lar ya do­ğuş­tan böy­le­dir­ler ya da son­ra­dan, ken­di ha­ta­la­rı ne­de­niy­le kuy­ruk­suz kal­mış­lar­dır. Du­rum­la­rı hiç iyi de­ğil­dir kuy­ruk­suz­la­rın: Her za­man ba­şa­rı­sız­dır­lar, öz­gü­ven­le­ri yok­tur. Ama uzun, tüy­lü kuy­ruk­lu in­san­lar mut­lu­dur. Kuy­ruk­suz­la­ra oran­la da­ha aşa­ğı, da­ha güç­süz ola­bi­lir­ler, ama öz­gü­ven­le­ri var­dır. Kuy­ruk­la­rı­nı şöy­le bir sa­vur­du­lar mı her­kes hay­ran olur on­la­ra. Ama şa­şı­la­cak şey de şu­dur: Ka­bul eder­si­niz ki, kuy­ruk be­de­nin hiç­bir işe ya­ra­ma­yan bir bö­lü­mü­dür; ne işe ya­rar kuy­ruk? Oy­sa her­kes si­zi me­zi­yet­le­ri­ni­zi kuy­ru­ğu­nu­za gö­re de­ğer­len­di­rir.”
De­rin bir so­luk al­dık­tan son­ra ek­le­di:
— Ben kı­sa kuy­ruk­lu olan­lar­da­nım ve en acı ola­nı da, ken­dim kes­tim kuy­ru­ğu­mu.