Kentin çeşitli yerlerinden hatta benim gibi bazı ilçelerinden bir önceki günün akşamında ve sabahleyin gelip Hükümet Meydanı civarına toplanmış olan halk, 15 Mayıs günü meraktan ve heyecandan bir türlü bulunduğu yeri terk etmek istemiyordu. Caddeler, sokaklar, kahvehaneler, otel odaları, her yer vatandaşlar ile doluydu. Halk bir süredir işgalin gerçekleşeceğini bildiği için endişe, korku ve derin bir keder içerisinde, habis yaralarla vücudu ve ruhu sarsılmış, çaresiz bir yaralı gibi feci akıbeti bekliyordu. Ortalıkta kesif bir sessizlik hâkimdi. İçimdeki endişe ve heyecandan yerimde duramıyor, bir oraya bir buraya dolanıp duruyor fakat nerede olduğumu, ne yaptığımı düşünemiyordum. Şuursuz bir hal içerisinde ruhumdaki kasırganın sevk ve tesiriyle ayaklarımın götürdüğü yere sürükleniyordum. Böylece ne kadar dolaştım bilmiyorum, bir hışırtı duyunca adeta duyularım yeniden açıldı. Saat kulesinin önüne gelmiş olduğumu ve hışırtının kışla kapısının üzerinde çekili bulunan ve hafifçe esen sabah rüzgârıyla dalgalanan büyük çaptaki bayrağımızdan geldiğini fark ettim. Böylece içinde bulunduğum bu derin şuursuzluk halinden sıyrılıp irkildim. İstemsiz olarak titremeye başlayan ellerime ve bunun gittikçe tüm vücudumu sarmasına engel olamıyordum. Yıllardır altında huzur, güven ve barış içinde yaşadığımız, üç kıtada kuvvet, heybet ve şefkatimizi temsil eden şanlı bayrağımızın az sonra indirilip yerine Yunan bayrağının çekilecek olması ihtimalini düşünüyordum ve bu beni dehşete düşürüyordu. Bayrağımızın hışırtısıyla sarsılarak kendine getirilen ben, zar zor da olsa toparlanıp buradan ayrılmam gerektiğine kendimi telkin ettim. Bir süre sonra titremelerim azaldı, hızlıca ilerleyip Hacı Ali Paşa otelinde tuttuğum odaya ulaşmak için var gücümle çabaladım. Tehlikenin çok uzakta olmadığını her hücremde hissediyordum. Keşke mümkün olsaydı yaşanacakları görmeseydim, keşke fırsat olsaydı da şu an kasabamdaki vatani görevimin başında olsaydım.
Olacaklara şahit olmaya korktuğum halde otele vardığımda odama gitmek yerine caddeye bakan balkona attım kendimi. Sanki otele varmamı beklermiş gibi o kanlı sahnenin ben balkona çıkar çıkmaz başladığını gördüm. Öyle olmalı ki ben saat kulesinin önüne varıp bir mucizeyle kendime geldiğimde düşman evzon* alayının iki taburu, bulunduğum meydana oldukça yakın bir şekilde hareket halindelermiş. Aniden Hükümet Konağı’nın Kokaryalı** caddesine bakan kapısı önünden kıvrılarak ilerleyen düşman kıtası patlayan bir silahla geriye doğru püskürdü, ortalık birden bire karıştı, Türkler doğu yönüne İkiçeşmelik tarafına doğru koşarlarken, evzon askerlerinin peşi sıra yürüyen Rumlar ve onlara karışan Ermeniler geldikleri yöne doğru kaçıyorlardı. Ancak alayın en önünde bulunanlar ilk şaşkınlıklarını atlatarak sivil halka kurşun yağdırmaya başlamışlardı. Sonradan öğrendim ki, şahit olduğum olayla ilgisi var mıydı bilmiyorum ama Hasan Tahsin olarak bilinen Osman Nevres adlı genç bir gazeteci tek başına Yunanlıların karşısına dikilip elinde Yunan bayrağıyla ilerleyen Yani adındaki teğmeni vurup elindeki bayrakla birlikte yere sermiş, karşılığında da hayatını yitirmişti. Saraydaki onca insan sessizce memleketin en önemli şehirlerinden birinin vahşi bi şekilde işgal edilmesine ses çıkarmazken tek başına bir genç canı pahasına onca kalabalığın karşısına dikilmişti.
Duyduğum silah sesinden sonra çıkan kargaşada Yunanlılar sağa sola delice ateş ediyor, insanlar birer birer yere düşüyordu. Bulunduğum yerden o alanda görebildiğim otuz otuz beş metrelik bir mesafeden oluşan noktada altmış kadar vatandaşımın yere serildiğini gördüm. Gözümün önünde aniden onlarca kardeşim öldürülüyordu, yüreğim sökülecek gibiydi, şu an yaşıyorum diyebilir miydim, bunları izlemek, bu olanları görüp hiçbir şey yapamamak ölümden daha da beter bir işkence değil miydi. Bunları sindirip hayata devam edebilmek mümkün müydü artık. Çığlıklarım içimde patlıyor, bu durumun sebep olduğu şiddetli cereyandan beynim zonkluyordu. Gelecek denen kavrama dair hiçbir umut taşımıyordum.
Facia görebildiğim o dar alanda dahi çok büyüktü. Askerler meydanlara dağılmış, kıraathanelere, bazı otellere, dükkân ve mağazalara girmiş hem yağmalıyor hem de yakaladıkları Türkleri büyük, küçük, yaşlı demeden katlediyorlardı. “Zito Venizelos”*** çığlıkları içerisinde, yaralılar bile unutulmuyor, son nefeslerini verdiklerinden emin olmadan bırakılmıyorlardı.
O gün yapabilecekleri her şeyi yapan Yunanlılar 16 Mayıs günü biraz durulmuşlar fakat önceki gün yaptıkları kıyımın delillerini ortadan kaldırmamışlardı. Ortalık cesetlerle ve onların arasında yakınlarını arayan insanlarla doluydu. Bedbaht bir haldeydim ancak fırsat varken buradan ayrılmam gerektiğini fark ettim. Yeni bir katliam dalgası çıkıp çıkmayacağı, olayların ne şekilde seyredeceği hiçbir şekilde kestirilemiyordu. Dışarı çıktığımda otelimin balkonundan görebildiklerimin olayın ne kadar küçük bir kısmı olduğu apaçık ortadaydı. Konak Meydanı’nda, Gümrük’te ve Pasaport civarında yüzlerce Türk’ün cesedi uzanıyordu. Yağan yağmurun etkisiyle akan kanlar neredeyse her yere dağılmış, bazı yerlerde koyu kahverengi lekeler halinde birikmişti. Şehit kardeşlerimin kanlarına basarak ilerliyordum. Yeryüzünde kaç insan böyle bir acıya dayanabilirdi. Ama her şeye dayandım, aklın almayacağı manzaralara dayandım, içim kan ağlayarak vatandaşlarımın kanlarına basarak yürümeye devam ettim. Tüm gücümü yitirmiş olsam da içimde bir yerde boş yere kurtarılmamış olduğumu duyumsuyordum. Galiba tüm bunlara katlanmamı sağlayan bu duyguydu.
Millet hastanesinin morgunun hemen yanındaki Cemal Paşa Konağı’nın bodrumunun da cesetlerle dolu olduğunu öğrendim. Birçok subay ve askerimizin, hele hele kahraman Süleyman Fethi Bey’in süngülendiğini, dipçik darbeleriyle öldüresiye dövüldüğünü duydum. Çoğu oracıkta ölmüştü. “Zito Venizelos” diye bağırmayı reddedip Yunan subayının tavrına kızdığı için “Kato Venizelos”**** diye haykırdığından defalarca süngülenen Süleyman Fethi Bey ve onun gibi çoğu yaralı da birkaç gün sonra hayatını kaybetmiş, çok azı hayatta kalmıştı. Sivil ve askeri birçok bina, Yunanlılar, yerli Rumlar ve onlara katılan bazı Ermenilerce tahrip edilmiş, mal ve evraka zarar verilmiş, bulunan para ve değerli şeyler gasp edilmiş, erzaklar yağmalanmıştı. Götürebildikleri erzakları götürüp götüremedikleri şeker, fasulye nohut çuvallarını Türkler yararlanamasın diye sokaklara dökmüşlerdi. Zarar ve hakaret bu kadarla kalmamış bu gözü dönmüş kalabalık bazı evlere girerek kadınlara, kızlara tecavüz etmişti. İstanbul hükümeti ve saray çevresi haber aldıkları halde yaşanan bu katliamı görmezden gelmeyi tercih etmişlerdi. Hükümet, gönderilen telgraflara işgali aslında Yunanlıların değil, anlaşma gereği onlara verilen haklara dayanarak İtilaf devletlerinin yaptığı, endişe ve isyan edilmemesi, işgal kuvvetlerine itaat edilmesi gerektiği, işgalin geçici olduğu yönünde cevaplar vermekteydi. Memleketim sahipsiz kalmış, kendi kaderimize terk edilmiştik. Ne padişah ve devlet adamları halimizi umursuyor ne de gemilerden izledikleri halde hiçbir millet burada yaşanan vahşete müdahale etmediği gibi olanları tüm gerçekliği ile ortaya koyarak duyurulmasına da yardım etmiyordu. Öylece yalnız ve öksüzdük. Bu haleti ruhiye içerisinde bir yolunu bularak kasabamın yolunu tuttum, biliyordum ki bu amansız dalga oraya da gelecekti. Bir şeyler yapmam, halkı bilinçlendirmem, benim gibi düşünen arkadaşlarımla toplanıp direnişi örgütlemem lazımdı. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. İçimde başarabileceğime dair herhangi bir ümit ya da güç de yoktu. Kasabamızda haberi alan çoğu insan çaresizliği kabullenmiş başına gelecekleri bekliyordu. İstanbul Hükümeti’nin sözünden çıkmayan kaymakam, direnişi önlemeye çalışıyor; ben ve ileri gelen birkaç kişi onu ikna etmeye çabalıyorduk. Ancak tüm uğraşlarımız boşa çıkıyordu. Onca gayret ettiğim halde içimde hala bir yılgınlık, bana engel olan bir sıkıntı vardı. Ne yapacağımı bilmez halde ağa takılmış bir böcek gibi, bulunduğum yerde faydasızca çırpınıp duruyor çırpındıkça daha da çıkmaza düşüyordum. İlerleyen günlerde 19 Mayıs günü Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığını öğrendik. Bu haber öyle bir haberdi ki içimdeki tüm sıkıntılar, beni engelleyen hisler birden bire yok oldu. Beni boğan o kesif umutsuzluk duygusu aniden dağılıp gitmiş, yerini yılmaz bir mücadele azmi ve geleceğe dair, var olabileceğimize dair büyük bir umut almıştı. Hem ben hem de dava arkadaşlarım önümüzde hiçbir şeyin duramayacağının, Sarı Paşa gelene kadar ne pahasına olursa olsun Yunan’a direneceğimizin bilincindeydik artık. Geleceğine o kadar inanıyorduk ki azmimiz katlandıkça katlanıyordu. Bu azimle direnişi önlemeye çalıştığı için öldürmeyi düşündüğümüz Kaymakam Bekir Sami Bey’i ikna edip davamıza kattık. Artık yalnız olmadığımızı, başsız olmadığımızı biliyorduk. Bize sahip çıkan, bize geleceğimizi vadeden, içimizdeki isyana yön veren, kurtuluşumuzu müjdeleyen birinin, Mustafa Kemal’in Samsun'da direnişi başlatmak için adım atmasının sevinciyle mücadelemizi planlamaya başladık. Yapılanların hesabının sorulup, yeniden ayağa kalkacağımız aydınlık günler uzakta değildi, bunu hepimiz, aklımızla, yüreğimizle, vücudumuzun her bir zerresiyle hissediyorduk…
*evzon ya da efzon: Fustanella isimli bir çeşit geleneksel etekli giysileriyle ve ayakkabılarındaki kırmızı püsküllerle belirgin, Yunanistan Silahlı Kuvvetleri'nin askeri birimi.
**Kokaryalı: Bir dönem Güzelyalı’ya verilen isim.
*** Zito Venizelos: Yaşa Venizelos anlamına gelir. İşgalin şartlarını hazırlayan Yunan başbakanı Elefterios Venizelos’a sevgi gösterisinde bulunmak amacıyla Yunanlıların ve Rumların işgal sırasındaki sloganıdır.
****Kato Venizelos: Kahrol Venizelos.
NOT: İzmir’in işgali sırasında orada bulunup olaya şahit olan ve daha sonra Ödemiş’te İlkkurşun direnişini örgütleyen Ali Orhan İlkkurşun’un hatıratından esinlenerek ve belgelere dayanarak yazılmıştır.