Kasım ayının son günleriydi, kar erkenden Domremy köyüne çökmüş, yüzyılın en derin kışlarından birine şahitlik eden köy sakinleri – bahar gelene deyin o kış yüz yirmi yedi kişi hayatını kaybetmişti- kara kışın bu sene sonuna kadar bitmeyeceğini dile getiriyorlardı. Bazı köylüler aralarında buğday ve çavdar ile iddiaya dahi girmişlerti. Kış birden gelmişti, köylülerden bazıları hazırlıksız yakalanmışlardı; bunlar genelde yeni çiftler oluyordu ve onlara göre odun kesmeye daha epey vakit vardı.
~
Köylüler fakirdi, mahsul bu sene fazlaydı Kral VI. Charles (3 aralık 1368- sevilen, deli bir adamdı.) İngiltere ile olan savaşlardan (İngiltere’nin sömürü altına girmesi sebebi ile ) dolayı kraliyet ihtiyaçları artmıştı ve vergilerde artırıma gitmiştir. Charles şuan ki durumdan hiç hoşnut değildi. Ciddi bir gerginlik vardı ve durum sanıldığından da kötüye gidiyordu, düzelmesi için hiçbir sebep yoktu. Bir kurtarıcı diyordu Hz. İsa (a.s) gibi bir kurtarıcı, boynunu eğiyor ve içinden fısıldıyordu “böyle birisi asla gelmeyecek, asla!” derin bir soluk çekiyor ve ellerini ovuşturarak sarayın balkonuna doğru tereddütlü zor adımlar atıyordu. Oysa ki; bir Kral kendinde emin ve başı dik olmalıydı; ona göre Kral böyle olmalıydı.. buğday teni kaşlarının rengine bürünür gibi oluyordu, gölgeler uzaktan bile dikkat çekebilirdi, Siyah saçları ve de siyah gözleri umutsuz yerleri döküyordu… Balkona son adım kala, bir şarap istedi ve sıcak rüzgar yüzünü yumuşatırcasına okşayıverdi.
~
Ölmüş olan kimsesiz insanların defni gerçekleşmiyor, zaten hiç kimsede el sürmek istemiyor, hava şartları müsaade etmiyordu. Bu Karmaşa da d’Arc ailesinin evinden bir çığlık yükseliyordu. Bir kadın çığlığı, sanki boğazlamadan önce defalarca diri diri kesiyorlardı, ya da jiletlenmiş bedenine acımasızca tuz basıyorlardı. Bay d’arc evin kapısına yaklaştığında kızağın üzerinde bir metreye yaklaşan odun bloğu vardı. Buz gibi havaya rağmen terlemişti. Ve çığlık seslerin yerini ağlayan bir kedinin sesini andırıyordu. Elindeki kızağı kapının iki metre ilersinde ki ağaca yasladı ve zaman kaybetmeden evin kapısını kırarcasına omuz vererek açtı, çoccuk sesi geliyordu ve bu bir erkek çocuğunun sesiydi. Sevinçle odadan içeri dalmak isterken, eve odanın kapısını açtı ve “Mösyo d’Arc eşiniz iyi durumda, nur topu gibi bir kızınız oldu, bakar mısınız ? gözleri ne kadar da güzel, annesinin gözlerini almış değil mi ?” d’Arc bir oğlunun olmasını istiyordu, fakat çocuğun yüzüne baktığında içini bir hüzün kapladı ve onu tüm kalbi ile sardı, genç d’Arc’ın ilk çocuğuydu ve tutmasını bilmiyordu. Bayan Susanne “tutmak ister misin ?” diye sordu. Jaqcues tereddütte kalsada “jeanne” diye seslenirken, Susanne’ye doğru başını kaldırarak “ Isabelle Romee?” diye sordu; kısık sesi, meraklı, sorgucu ve içtendi. Susanne gözlerini kırpıştırarak her şeyin yolunda gittiğini, ona istirahat edip kendisine gelmesi için biraz zaman vermesi gerektiğini söyledi… Katedralin duvarında ki takvim tabelasında kasım ayının 21’ini senelerden 1412 gösteriyordu.
Altı yıl aradan geçen zaman aralığında her şey daha da sert ve kötü gidiyordu, eskisi gibi kış yoktu, ölüm kusan İngiliz şövalyeleri ve de savaşçıları vardı. Her yerde kan ve duman vardı, evler yağmalanmış, köylüler kılıçtan geçirilmiş, savaş meydanlarında yeşil çimenlerin yerini kızıl sular almıştı. İngilizler Fransızlara göz açtırmıyor, Fransızlar da İngilizlere boyun eğmemek için var gücü ile mücadele ediyorlar, çoğu zaman aciz kalıyorlardı. Kilisede Rahipler halkı toplamış, Kurtuluş ve dahi zafer için dua ediyorlardı -Rahipler odalarına çekildiklerinde, içlerine doğan bir kurtarıcının sohbetini ediyorlar, zaman yakındır diyorlardı..- Beklenen Kurtarıcı doğmuştu, kiliseden çıkanların üzerlerine serin bir rüzgar yalayıp geçmişti. Rahip bulunduğu mekandan dışarıya gözlerini kısarak baktı, kimseler yoktu, çıkan insanların dışında. Birkaç kadın ve üç yaşlı adam ellerini birleştirmiş, oturdukları yerden dua etmeye devam ediyorlardı.
Jeanne okumayı yazmayı bilmeyen bir kızdı, Kiliseye gittiği zamanlarda birkaç dua dışında pek bir şey bilmiyor, fakat zeki, akıllı bir kızdı. On iki yaşına geldiğinde, kulağına dolan fısıltılar yerini övgüler dolusu sözler almaya başlamıştı. Bu on altı yaşına geldiği zamana kadar böyle devam etti ve güçlendi. Veliaht prens Charles’e bunun üzerine Rheims Katedralinde taç giydirildi, artık kurtarıcı olması için savaş alanı onu bekliyordu. Beyaz teni, sarı saçları, güzel endamı her bir savaşçıyı büyülediği gibi, sert erkeksi bir mizaca sahipti. Ordu onun elinin altındaydı, herkes ona güveniyordu, güvenleri de boşa çıkmayacaktı.
Jeanne’nin babası ne kadar diretti ise de caydıramadı ve Jeanne Bram de Avian’un şatosuna gider ve bir gurup asker ister, Bram’ın alaylı tavırlarına yenik düşmeyip direterek, onu ikna etti (bu arada Bram, Adam, Frêdo bir birlerine bakarak kinayeli gülüştüler) ve yarım düzine adamı yanına alarak ve de erkek giyisilerini giyerek Chinon’nun yolunu tutar, yol zahmetli ve tehlikeliydi. Sayıca üstün asker sayısı ellerinde bulunan techizatlarıyla küçük iki askeri birliğine yakalanmadan geçtiler…
28 şubat günü Kral Şarl’ı ikna ederek yeterli sayıda askeri ardına alarak Orleans şehrinin yolunu tuttu. Ardında dört bin (biraz eksik veyahutta fazla olabilirdi) asker Orleans önlerine geldiğinde Count Dunois kuvvetlerine katıldı. Savaş beklenmedik bir anda aniden sabahın dördünde başladı.
Savaş tüm hızıyla acımasızca devam ediyordu. İlk gün okçu birliği Tourelles kalesini ok yağmuruna defalarca aralıklı (bunun sebebi kaledeki İngiliz askerlerini olmadık anlarda bastırıktı, başarıyorlardı da.)
Beşinci günün akşam saatlerinde Ön de Jeanne olmak üzere, merdivenlere tırmanıyor, ardından gelen askerler onun heyecanına kapılıp korkusuzca kaleyi ele geçirmek için savaş veriyorlardı. Jeanne; beş yüz asker kaybetmesine rağmen direndi, hiç kolay almamıştı; kılıcını savurduğu İngiliz Askerleri birbir yere uzanıyor, kıvrak bedeni, cesareti düşmanı içten içe daha karşısına çıkmadan ruhen yere sermiş oluyordu. İki askerin aynı anda saldırması sonucu Jeanne zor durumda kaldı, korkmadı yılmadı ve birini alt ederken, diğerinin kılıcı omzunu sıyırıp geçti, o an fark etmedi. Bedeni bir kısrağın dört nala gidişi gibi parlak, esnek, kıvrak ve ateşliydi. Bir adama kafa savururken, o an eşlik eden bir asker omzuna çarpınca bir sızı hissetti, fakat durmaya hiç niyeti yoktu. Bir erkek gibi savaşıyor, ona “şu kadına bakın, bir erkek gibi…” cümleleri bazı komutanları heyecanlı ve korku kapanına alıyor, hayret ile bakılıyordu.
Bir hafta süren mücadelenin sonunda Tourelles Kalesi kuşatıldı ve sonunda mutluluk Jeanne’nin gözlerinden okunuyordu. Kalenin en yüksek kulesine çıkıp askerlere kılıcını havaya kaldırarak zaferin işaretini, kadınsı çekici hüneri ile şahlanıyor, son nefesine kadar olan diğer savaşlara da askerlerine cesaret enjekte ediyordu. Askerler büyülenmiş olmalıydı, iğnenin batışını bedenlerde hissetmiyorlardı.
Jan Dark "Soylu veliaht, ben sana ve senin krallığına yardım etmek için Tanrı tarafından gönderildim." Diye söylemişti ve bu doğruydu. Bu savaşın sonunda bunu kanıtlamış oldu. Düşünsenize on altı yaşlarında bir kız çocuğunun bir kaleyi feth ettiğini. Lyons’a gelen Jeanne bir azize gibi karşılandı. Erkeksi duruşu tüm halkı kucaklıyor, kadınlar ona sarılmak istiyordu. Bazıları kolundan yakalıyor ellerine inerek ellerini öpüyorlardı. Ona “büyük kurtarıcı” diyorlardı.
Bourgogne Dükü Philippe’in Compiégne şehrini kuşatır Jeanne yardıma gitmesi üzerine esir alındı. Beanvois Piskoposu Pierre Canchon’un isteği üzerine deyim yerindeyse İngilizlere’ye bir mal gibi satıldı. Ardından Rouen Kalesinde gizli bir mahkeme yapıldı.
24 Mayıs 1431’de Saint-Quen Mezarlığının önüne getirilerek, öncelikle erkek kılığına girmeyeceği konusunda yemin ettirildi ve ardından –bir suç veya bir iftira atılacaktı ya- Hristiyanlığa küfür etti gerekçesi ile 30 mayıs 1431’de Rouen şehrinin Vieux-Marchè Meydanında diri diri yakılarak öldürüldü.
Jeanne halkı için çok şey yaptı ve yaşadı, defalarca köylüleri İngiliz şovalyelerinin elinden aldı, hatta ve hatta kadınlara ve çocuklara hayvanca işkenceler ediliyordu. Ve savaşın asla önüne geçemediği tecavüzler ve yakılmalar hiçbir zaman eksik olmadı. Jeanne’den sonra da bu şekilde sürüp gitti…